Tag: 2022

  • 95. Oscar Ödülleri oy pusulam: Akademi üyesi olsam kime oy verirdim?

    95. Oscar Ödülleri oy pusulam: Akademi üyesi olsam kime oy verirdim?

    Büyük günü geldi çattı ve bu gece sabaha karşı saat 03.00’te başlayacak törenle birlikte meşhur Akademi Ödülleri 95. defa sahiplerini bulacak. Nihayet tekrar sunuculu olacak törenle ilgili haberleri, nereden izlenebileceğini pek çok yerden takip etmek mümkün. Yine aynı şekilde, törene yaklaşırken tüm Oscar guruları ödüllerle ilgili ince elenip sık dokunmuş tahminlerini paylaşıyorlar. Benim de kendi tahminlerim var elbette ve onları eleştirmen ve sinemaseverlerin tahminlerini yarıştırdığı Gold Derby’de paylaşıyorum. Kazananlar için tahminlerim şu bağlantıda güncel olarak duruyor. Bir buçuk ay önce açıklanan adaylık tahminlerindeyse tam 9900 tahmin arasında 12. olduğumu da buraya iliştirerek birazcık kendi reklamımı da yapayım.

    Tahminlerim zaten orada olduğundan onlar üzerine pek de fazla konuşmak istemiyorum. Daha ziyade eğer ben de bir Akademi üyesi olsaydım ve geçtiğimiz haftalarda ben de 95. Akademi Ödülleri’nde oy kullanıyor olsaydım nasıl bir oy pusulam olurdu, kime oy verirdim bunu paylaşmak isterim. Kısaca da tercihlerimi açıklayacağım. Bazı filmleri henüz izleyemediğim için değerlendirmelerime katamadım. Aynı şekilde Uyarlama Senaryo kategorisinin de bu yıl öne çıkan iki filmi Women Talking ile Living’i izleyemediğim için onu da dahil etmedim. Bunları hariç tutarsak, buyrunuz oy pusulama…

    EN İYİ FİLM

    1. Everything Everywhere All At Once
    2. The Banshees of Inisherin
    3. The Fabelmans
    4. Top Gun: Maverick
    5. TÁR
    6. Elvis
    7. All Quiet on the Western Front
    8. Avatar: The Way of Water

    Toplam 10 adayın bulunduğu ve benim de yukarıda yaptığım gibi tercihli sıralama sistemiyle oy kullanılan, yani en çok beğendiğinden en az beğendiğine doğru bir sıralama yapılarak oy kullanılan En İyi Film kategorisi için kesinlikle bu yılın ödül için de açık ara favorisi EEAAO’ya oy verirdim fakat arkasındaki diğer iki filmi de epey sevdiğimi belirteyim. Sonrasındaysa Steven Spielberg’ün Top Gun övgüsünden etkilendiğim için, ne kadar saygı duysam da pek de ısınamadığım, TÁR’ın önüne koydum. Listenin gerisi malum. Women Talking ve Babylon’u henüz izleyemediğim için pusulama ekleyemediğimi not düşeyim.

    YÖNETMEN

    • Daniel’lar (Daniel Kwan ve Daniel Scheinert) | “Everything Everywhere All At Once”
    • Martin McDonagh | “The Banshees of Inisherin”
    • Steven Spielberg | “The Fabelmans”
    • Todd Field | “TÁR”
    • Ruben Ostlund | “Triangle of Sadness”

    Sinemaya kelimenin tam anlamıyla ihtiyaç duyduğu yeni soluğu getiren EEAAO’a oy vermezlik edemiyorum. Sebebi açık ve net. Üzerinden aylar geçse de EEAAO’ın bana yaşattığı deneyimi unutamıyorum. Daniel’lar bu ödülü kesinlikle hak ediyor. Bununla birlikte Steven Spielberg’ün, artık klişeleşmiş tabirle, en kişisel filminde çıkardığı başarılı işle birlikte Todd Field’ın biraz gözlerden uzak kalan TÁR’ına da dikkat çekmek isterim.

    KADIN OYUNCU

    • Michelle Yeoh | “Everything Everywhere All At Once
    • Cate Blanchett | “TÁR”
    • Ana de Armas | “Blonde”
    • Andrea Riseborough | “To Leslie”
    • Michelle Williams | “The Fabelmans”

    To Leslie ve Blonde’u henüz izleyemediğim için Andrea Riseborough ve Ana de Armas’ı dışarıda bırakarak bu karar vardım. Ancak duyduklarım kadarıyla iki oyuncu da ne Cate Blanchett ne de Michelle Yeoh seviyesine çıkmamış bu sene. Blanchett da Yeoh da inanılmaz bir oyunculuk sergilemişler bu yıl. İki oyuncu da her türlü ödülü hak etse de bu kategoriyi kazanacak ilk Asyalı kadın oyuncu olacak olması ve Blanchett’ın halihazırda bir Oscarının da olması sebepleriyle Yeoh’yu tercih ediyorum. Nitekim Blanchett da geçtiğimiz haftalarda artık kendisinin ödül kazanmak istemediğini ifade etmiş.

    ERKEK OYUNCU

    • Colin Farrell | “The Banshees of Inisherin
    • Austin Butler | “Elvis”
    • Brendan Fraser | “The Whale”
    • Paul Mescal | “Aftersun”
    • Bill Nighy | “Living”

    Artık vakti geldi. Kariyerinin bu noktasında Farrell’ın, harikulade performansıyla da, artık Oscarlanması gerek. In Bruges ile kariyerini kalkışa geçiren Martin McDonagh ve rol arkadaşı Brendan Gleeson ile 14 yıl aradan sonra yeniden bir araya geliyor olması da bu anlatıyı daha da anlamlı kılıyor. İzlerken Colin Farrell’ı izlediğinizi unuttuğunuz bir performans.

    YARDIMCI KADIN OYUNCU

    • Stephanie Hsu | “Everything Everywhere All At Once
    • Angela Bassett | “Black Panther: Wakanda Forever”
    • Hong Chau | “The Whale”
    • Kerry Condon | “The Banshees of Inisherin”
    • Jamie Lee Curtis | “Everything Everywhere All at Once”

    Dönüp dolaşıp hep EEAAO’ya geliyorum. Hsu’nun filmi taşıyan, dokunaklı performansı, bu genç yaşında ödülle tanışacak olmasının onun kariyerini taşıyacağı yer… Her bakımdan Hsu’nun ödülü kazanmasını çok isterim.

    YARDIMCI ERKEK OYUNCU

    • Ke Huy Quan | “Everything Everywhere All At Once
    • Brendan Gleeson | “The Banshees of Inisherin”
    • Brian Tyree Henry | “Causeway”
    • Judd Hirsch | “The Fabelmans”
    • Barry Keoghan | “The Banshees of Inisherin”

    Bana göre EEAAO’nun başarısının arkasında en önemli etmenlerden biri Ke Huy Quan ve inanılmaz performansı. Tam olarak olması gerektiği gibi çok ince ayarlanmış bir performansı var ve filmin katmanlı hikaye anlatımının çözümüne de çok uyumlu bir şekilde hizmet ediyor.

    ÖZGÜN SENARYO

    • The Banshees of Inisherin” | Martin McDonagh
    • “Everything Everywhere All at Once”
    • “The Fabelmans”
    • “TÁR”
    • “Triangle of Sadness”

    Bu kadar basit ve tutumlu bir hikayeyi böylesi hüzünlü ve sürükleyici bir noktaya getirebilen Martin McDonagh’yı ayakta alkışlıyor, En İyi Film kategorisinde ilk sıraya koymuş olmamanın verdiği vicdan azabından burada kendisine oy vererek kurtuluyorum.

    SİNEMATOGRAFİ

    • TÁR
    • All Quiet on the Western Front
    • Bardo, False Chronicle of a Handful of Truths
    • Elvis
    • Empire of Light

    Geçtiğimiz haftalarda Twitter’da maruz kaldığım filme ait karelerin de etkisiyle sinematografisinin hikaye anlatımıyla nasıl bütüncül bir ilişkisi olduğunu da hatırlayarak TÁR’ı burada ödüllendirmek istedim.

    KURGU

    • Everything Everywhere All At Once
    • The Banshees of Inisherin
    • Elvis
    • TÁR
    • Top Gun: Maverick

    EEAAO, bugün bulunduğu yerdeyse bunun başlıca sebeplerinden biri de baş döndürücü kurgusu. Keşke Elvis de kendine EEAAO’dan pay çıkarsaymış. Aslında son derece kısıtlı teknik bilgimle Elvis’te de benzer bir tarz uygulanmaya çalışılmış olduğunu düşünüyorum. Ancak, eğer haklıysam, aynı metod birinde filmi fragmana çevirirken, diğerini bu yılın açık ara favorisi kılmış.

    MÜZİK

    • The Banshees of Inisherin
    • All Quiet on the Western Front
    • Babylon
    • Everything Everywhere All at Once
    • The Fabelmans

    Çok gündeme gelmedi ancak filmi izledikten sonra, filmin kendisi gibi, uzun süre aklımdan çıkmayan bir müziği var The Banshees of Inisherin’in. Tekrar tekrar da açıp dinlediğim bu müzik olmasa filmin o diken üstündeki hayli trajikomik hikayesi seyircisine asla bu denli aksettirilemezdi.

    ULUSLARARASI FİLM

    • “The Quiet Girl” | İrlanda
    • “All Quiet on the Western Front” | Almanya
    • “Argentina, 1985” | Arjantin
    • “Close” | Belçika
    • “EO” | Polonya

    Aslında ödülü kesinlikle Decision To Leave’in hak ettiğini düşündüğüm bu kategoride, Akademi’nin düştüğü büyük hata nedeniyle, Decision To Leave’in seçenekler arasında olmaması sonucu tercihimi The Quiet Girl’den kullanıyorum. EO ve Close’u izleyemedim henüz ancak onların eleştirilerine de baktığımda pek bir haksızlık yapmadığımı düşünüyorum. Kendi açımdan baktığımda bu kategori için zayıf bir yıl gibi durduğunu söyleyebilirim.

    ANİMASYON

    • Guillermo del Toro’s Pinocchio
    • Marcel the Shell With Shoes On
    • Puss in Boots: The Last Wish
    • The Sea Beast
    • Turning Red

    Geçmiş yıllara göre çok güçlü adayları olmayan bu kategoride benim oyum, 10 yılı aşkın sarf edilen emeğe binaen Del Toro’nun Pinocchio’suna gidiyor.

    BELGESEL

    • Navalny
    • All That Breathes
    • All the Beauty and the Bloodshed
    • Fire of Love
    • A House Made of Splinters

    Rus muhalif Alexei Navalny’nin perde arkasındaki hikayesini anlatan Navalny, gerçek kesitleri güzel bir şekilde birleştirerek, fazla da hırslı iddialarda bulunmadan, beklentimin bir hayli ilerisinde çıkmıştı.

  • The Pale Blue Eye (2022) – English Review

    The Pale Blue Eye (2022) – English Review

    Scott Cooper (dir.) | Christian Bale, Harry Melling, Lucy Boynton, Gillian Anderson (acts.)

    Although I did not happen to watch any of their previous collaborations, Christian Bale and director Scott Cooper seem to get along very well as they insistently work together for the third time. The Pale Blue Eye is the seventh feature film of Cooper, who priorly made a mark with his 2015 movie Black Mass, in which Johnny Depp portrays FBI’s one of the most wanted crime bosses Whitey Bulger. Cooper also worked with Bale in Out of the Furnace in 2013 and Hostiles in 2017. This time Bale shows up as a producer also. The last point to make about the movie’s production is the acquisition by Netflix for 55 million dollars in March 2021 vis-à-vis other streaming services that also had made bids. As we can see, The Pale Blue Eye was already financially promising and contended for during its production. But what does it provide to its audience, and what do we encounter?

    The film is based on a 2003 Louis Bayard novel of the same name and is another detective movie as the recent popular release of Netflix, Glass Onion, is. One fascination with the film emerges from the inclusion of famous American writer and poet Edgar Allan Poe. Set in 1830 New York West Point, the movie is based on reputed detective Augustus Landor (Christian Bale) being assigned to investigate the murder of a US Military Academy cadet whose heart is violently carved out from his chest.

    Self-assured but alcoholic and retired detective, Landor, meets an intriguing cadet during his research: Edgar Allan Poe (Harry Melling), who is a cadet fond of literature and delved into philosophizing on life in a militarist setting with masculinity in the foreground. Almost a heretical in an environment built upon authority and hierarchy rather than freedom, which catches the eye of everyone in the story. As a matter of fact, Edgar Allan Poe steered himself to the army in 1827 due to the difficulties with financing his university education. Landor hires the fictional Poe without pay to collect information inside the academy while more violent murders with the same style succeed, fueling the fire. Yet, we suspect something is not right with Landor in the underlying theme as the actions carry over. Bale hints that Landor is having some troubles with his work and life with his lavishing performance, yet we remain puzzled. Hence, The Pale Blue Eye attempts to become richer and more layered than a mundane detective adventure. Melling’s moving performance as Poe also needs to be addressed in this regard.

    The Pale Blue Eye is not half bad in maintaining its plot twists while integrating interesting subjects like occultism and idiopathy as the duo of Landor & Poe proceeds with their investigation. However, it does not provide a sphere for the audience to connect with all ongoings. On the one side, Bale is trying to prove something more than a detective story is on play with his layered performance. Melling, on the other side, wants to reveal something special with the story, but the movie does not provide enough to convince its audience why they should pay attention to The Pale Blue Eye more than other genre samples. -Reminds me of Bale’s one of the other three appearances in 2022, Amsterdam. Bale (aside from John David Washington, Margot Robbie, and Robert De Niro) was part of the silver lining of that feature, which was hardly commendable otherwise.- Returning to The Pale Blue Eye, the movie is visually glamorous with its highly pleasing cinematography, and the story is attractive in actuality with the murders decorated, while is quite timid to say anything about its story right to the end. Hence, it is as difficult for the audience to bond with the characters and plot. The protagonist, Landor, remains superficial for most part of the movie despite Bale’s every intention to express something, which perhaps may be due to his additional production responsibility. The resolutions about individuals and society are late, making them inadequate to give meaning.

    In general, The Pale Blue Eye comes out as a modest movie while not offering a fortune to its audience other than its decent detective story arc and visual appeal.

    PS: It’s worth mentioning Robert Duvall’s cameo as a reason to watch.

    Rating: 2 out of 5.

    2/5

    My Letterboxd

    The web pages of The Pale Blue Eye:
    The Pale Blue Eye (2022) — IMDb
    The Pale Blue Eye (2022) — Letterboxd

  • The Pale Blue Eye (2022)

    The Pale Blue Eye (2022)

    Scott Cooper (yön.) | Christian Bale, Harry Melling, Lucy Boynton, Gillian Anderson (oy.)

    Önceki işbirliklerinden hiçbirini izlememiş olsam da ısrarlı bir şekilde 3. defa yeni bir projede bir araya gelmiş olmalarından Christian Bale ile yönetmen Scott Cooper’ın iyi anlaştıklarını çıkarıyorum. The Pale Blue Eye, Scott Cooper’ın 7. yönetmenlik deneyimi. Daha önce 2015 yapımı, Johnny Depp’in FBI’ın en fazla aranan suçlularından Whitey Bulger’ı canlandırdığı Black Mass filmiyle ödül sezonunda biraz kendinden söz ettirmiş olan Cooper, Bale ile de 2013 yılında Out of the Furnace, 2017 yılındaysa Hostiles filmlerinde birlikte çalışmıştı. Bu sefer Bale, önceki işbirliklerine ek olarak bu yapıma yapımcı kadrosunda da katkıda bulunmuş. Filmin yapım süreciyle ilgili bahsedeceğim son noktaysa Scott Cooper-Christian Bale işbirliği The Pale Blue Eye‘ın yayın ve dağıtım haklarının 2021’in Mart ayında Netflix tarafından 55 milyon dolar karşılığında satın alınmış olması. Bu satın alma sürecine başka yayın platformları da dahil olmuş fakat anlaşmayı Netflix kapatmış. Anlayacağımız The Pale Blue Eye, kapısında birazcık rekabet de oluşan, ticari anlamda da kendisinden umutlanılan bir filme dönüşmüş yapım sürecinde bile. Peki film biz seyircisine ne vaat ediyor ve neyle karşılaşıyoruz?

    Film, aslında aynı isimli, 2003 yılında yayınlanmış Louis Bayard’ın yazdığı bir romandan uyarlama. Gizem ve zaman zaman da gerilimle yüklü film, geçtiğimiz günlerde yine Netflix’te yayınlanmış olan Glass Onion gibi bir dedektiflik filmi. Hikayenin ilginç yanlarından biriyse meşhur Amerikalı şair ve yazar Edgar Allan Poe’nun da bu dedektiflik öyküsünün önemli bir parçasını oluşturması. 1830 yılı New York West Point’te geçen film, yine aynı yerde bulunan ABD Askeri Akademisi’nde asılarak öldürülen ve vahşice kalbi çıkartılan bir askeri öğrencinin cinayetinin araştırılmasının bölgenin meşhur dedektifi Augustus Landor‘a (Christian Bale) devredilmesi üzerine kuruyor hikayesini.

    Kendisinden emin, rüştü ispatlanmış bir dedektif olan Dedektif Landor soruşturmasında kendisinde ilgi uyandıran bir askeri öğrencinin yardımına başvuruyor: Edgar Allan Poe (Harry Melling). Erkeksiliğin son derece ön planda olduğu, adından da ileri gelen şekilde militarist bir ortamda, bu durumun aksine edebiyat ve şiirle meşgul olan yaşam üzerine derinlemesine düşünmeye ve felsefeye meyleden bir askeri öğrenci Poe. Serbestlikten ziyade otorite ve emirler üzerine kurulmuş bu ortamda bir çıkıntı da denilebilir ki zaten bu durumun hikayenin tüm karakterleri de farkında. Nitekim Edgar Allan Poe gerçekten de 1827’de rotasını askerliğe, mecburiyetten, üniversite eğitimine çektiği maddi sıkıntılar nedeniyle devam edemediği için çevirmiş. Dedektif Landor‘la girdiği sıradışı diyaloglar sonrasında Landor da bu şahsına münhasır öğrenciyi soruşturmasında akademinin içinden bilgi toplayabilmesi için gönüllü olarak işe alıyor. Bu sırada akademinin repütasyonu için kritik önemde olan bu cinayeti aynı şekilde işlenmiş başka cinayet ve vahşet olayları da takip edince işin ciddiyeti artıyor. Fakat, bütün bunlar olurken arka planda Landor ile alakalı birtakım yolunda gitmeyen şeyler olduğunu fark ediyoruz. Bale, tüm performansıyla, Landor‘un işiyle ve hayatıyla alakalı kişisel olarak bazı sıkıntılar yaşadığını hissettiriyor ancak bir türlü tam olarak neyin döndüğünü anlayamıyoruz. Böylelikle yalnızca bir cinayet dedektifliği macerasından daha zengin ve katmanlı bir hikayeye bürünmeye çalışıyor The Pale Blue Eye. Edgar Allan Poe‘yu canlandıran Melling’in filme heyecan ve renk katan performansının da bunda büyük parmağı olduğunu söylemek lazım.

    Landor ve Poe ikilisi cinayetleri araştırırken okültizm ve ne olduğu anlaşılamayan hastalıklar gibi ilginç konuları hikayeye entegre eden The Pale Blue Eye, bir dedektiflik filminden bekleneceği gibi sürprizlerini ve plot twistlerini saklamada fena değil. Ancak, film seyircisine bütün bu olan bitenlerle bağ kurması için fazla bir alan tanımıyor. Bir yanda Bale, filmde sıradan bir cinayet öyküsünden daha fazlası olduğunu katmanlandırdığı performansıyla anlatmaya çalışıyor, diğer yanda Melling, etkileyici Edgar Allan Poe canlandırmasıyla filmde özel bir şeyler olduğunu göstermek istiyor ancak filmin büyük bir kısmı seyircisine bu dedektiflik hikayesini neden diğerlerinden daha fazla umursaması konusunda ikna edici bir malzeme ortaya koymuyor. -Bu durum bana Bale’ın 2022’de rol aldığı 3 filmden bir diğeri olan Amsterdam‘ı hatırlattı biraz. O filmin de sayılı iyi yanlarından biri Bale’ın performansıydı, ayrıca John David Washington, Margot Robbie ve Robert De Niro da kendi oyunculuklarıyla başka türlü bir şeyler ortaya koymakta zorlanan filmin kayda değer yanlarını oluşturmuştu.- The Pale Blue Eye‘a yeniden dönecek olursam, film göz kamaştırıcı bir sinematografiyle görsel olarak son derece tatmin edici, öyküyse hakikaten ilgi uyandırıcı birtakım cinayet ve cinayet bulgularıyla donatılmış olsa da son dakikaya kadar film kendi hikayesiyle ilgili bir şeyler söylemek konusunda pek çekingen. Dolayısıyla seyirci olarak olanlarla ve karakterlerle bağ kurmak da bir o kadar zor. Ana karakterimiz Landor, uzun süre Bale’ın, belki yapım aşamasındaki sorumluluğunun da getirdiği bilinçle, bir şeyler ifade etmek için elinden gelen her şeyi yapan performansı dışında yüzeysel kalıyor, filmin birey ve toplum değerlendirmeleri ise çok gecikiyor ve bir anlam katma konusunda yetersiz kalıyor.

    Nihayetinde, genel olarak baktığımızda, The Pale Blue Eye, oyunculuk performansları, fena ilerlemeyen dedektiflik hikayesi örgüsü ve görselliğiyle eli yüzü kötü olmayan bir film olarak ortaya çıksa da bundan daha fazla bir şey sunmuyor seyircisine.

    Dipnot: Bütün bunların yanı sıra Robert Duvall’ı görmek için izlenebileceği notunu düşmek gerek.

    Rating: 2 out of 5.

    2/5

    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    The Pale Blue Eye (2022) – IMDb
    The Pale Blue Eye (2022) – Letterboxd

  • The Menu (2022) – English Review

    The Menu (2022) – English Review

    Mark Mylod (dir.) | Ralph Fiennes, Anya Taylor-Joy, Nicolas Hoult (acts.)

    Spoiler alert

    The most unconventional menu in the history of gastronomy. The Menu is the 4th feature film directed by Mark Mylod, who is famed for a number of TV series even renowned among non-TV audiences, like Game of Thrones, Succession, and Shameless. The Menu begins with a highly affluent group of people voyaging to a private island to taste the food of Julian Slowik (Ralph Fiennes), one of the most exquisite chefs in the world.

    You start scenting the suspicion surrounding the setting while being exposed to the delicate menu specially crafted for this rich band. The menu is beyond merely tasting food or degustation, which the committed chef Slowik reveals with another protagonist: Margot Mills (Anya Taylor-Joy). Ms. Mills appears to find herself in this environment by accident, not only an inconvenience for the menu but also providing insights into Slowik’s personal story, from which we deduce that Chef is onto taking revenge from his past step by step with this extravagant menu. Pointing out a class division, he portrays the world by dividing it into givers and takers, and, thus, inviting Ms. Mills to his camp, givers, though granting no privilege. He is after retribution business with everyone on the island, from which he does not exempt himself. The narrative proceeds with sequences planned for every course that incrementally builds the monolithic story that covers what pulled Slowik to this venture, thanks to his exchange with Ms. Mills.

    It would not be wildly inaccurate to argue that Chef, who is excessively popular by the overwhelming demand, is undergoing alienation of labor, a Karl Marx theory. Alienated to his own labor, in other words, his very self, Chef finds these insatiable and selfish people responsible. He further directs the same alienation of labor criticism to his ‘clients,’ who are alienated to their own selves besides himself. Chef accuses them of being insincere, inhumane, and monsters. Yet, he does not only settle with them but also does include himself in this business. The ultimate goal of the night is to obliterate the alienation and break free from the shackles that fetter their real nature. To find their genuine selves and to liberate. And it is where the unlucky Ms. Mills’ rescue rests within, the only moment Slowik flashes back to his authentic self and recalls himself. Chef is resolute in sharing this ideal with his customers, serving his menu course by course.

    Established on class struggle and benefitting from Marx’s alienation of labor, The Menu bashes individuals and society, drawing attention to the degradation of humanity and the unnaturalness of selfishness. It levels at the violent and disordered individualism while being able not to spoil. The Menu delivers its audience a well-formulated experience, or namely a menu, to which the soundtrack suits befittingly. The film, with Ralph Fiennes performing iconically, can prospectively grow into a genre cult.

    Rating: 4 out of 5.

    4/5

    My Letterboxd

    Web pages of The Menu:
    The Menu (2022) – IMDb
    The Menu (2022) – Letterboxd

  • 2022’de izlediğim en iyi 4 film (2022 yapımı olmayan)

    2022’de izlediğim en iyi 4 film (2022 yapımı olmayan)

    Bugün son gününü yaşıyor olduğumuz 2022 benim için birçok açından eşsiz güzellikte bir yıl oldu. Kendimi, hislerimi, ne olduğumu daha iyi anladığım, inanılmaz insanlarla tanıştığım, hayatımda hiç almadığım kadar keyif aldığım zamanlar ve zaman zaman bunların tam tersi de olan bir yıl oldu. Kısaca hayatın yaşama kısmının şu ana kadarki doruklarını görmüş oldum. Bunda izlediğim filmlerin de ayrılmaz bir yeri oldu ki sinema açısından da geçirdiğim en iyi yıllardan biri oldu.

    Çokça film izledim ve çokça iyi film izledim. Sinemada büyük yer etmiş yönetmen ve filmlerle ilk kez tanıştım ki bu iş için bu kadar geciktiğim için kendime epey kızdım aslında. Ama tanışılacak daha çok yönetmen ve izlenilecek daha çok film var ve bu da beni sinemayla ilgili heyecanlı tutan en büyük şey.

    Lafı fazla uzatmayayım. Yılın son günlerinde her yerde 2022’nin en iyi filmleri, müzikleri, kitapları gibi sayısız liste yayınlandığını görmüşsünüzdür ki benzer bir tane ben de yazmayı düşünüyorum. Fakat bu liste o diğer listelerden hiçbiri gibi değil, tamamen kişisel bir liste. Bu listenin 2022 ile olan tek alakası benim listedeki 4 filmi 2022’de izlemiş olmam ki aslında çok daha önceden izlemem gereken filmlermiş. Esasında benden başka kimseyi ilgilendirmiyor olsa da benim 2022’mi oldukça güzelleştirdikleri için sizinle de paylaşmak istedim ve 4 filmle olabildiğince de kısa tuttum. Umarım okurken bana çok kızmaz ve (eğer benim kadar geciktiyseniz) izlerken siz de benim kadar keyif alırsınız.

    1. Wild Strawberries / Smultronstället (1957)

    Yönetmen: Ingmar Bergman // ‎Oyuncular: ‎Victor Sjöström, Ingrid Thulin (İsveç)

    İsveçli ünlü yönetmen Ingmar Bergman’la tanışma filmim. Bu yaşıma kadar Bergman filmi izlememiş olmanın verdiği utancı “bilmemek değil öğrenmemek ayıp” diyerek geçiştiriyorum ve Bergman’ın bu başyapıtını bu yazının ilk sırasına koyuyorum. Bir felsefe hocamın tavsiyesi üzerine izlediğim Wild Strawberries, bir ayağı mezarda olan bir emeritüs profesörün bu ûnvanın takdim edileceği seremoniye seyahatiyle birlikte hayatının ve varoluşunun anlamına yaptığı bir seyahati üst üste işliyor. Akademinin ve sosyal çevresinin kendisine derin saygı duyduğu bu profesörün kişisel hayatındaki kararları, ailesiyle olan ilişkisi ve kendisiyle ne kadar dürüst olduğu gibi konular filmin ana temasını oluşturuyor. Profesör, bu seyahatte karşılaştığı kişiler ve seyahati birlikte geçirdiği geliniyle girdiği diyaloglarla geçmişinden bugününe ve sonraki nesiller yoluyla geleceğine de yansayan bir kısır döngü içerisine girmiş travmaları görüyor ve bu sayede burada bir nedensellik bulabilme şansına sahip oluyor ki bu da herkes için ilişkilendirilebilir insani bir meseleyle karşı karşıya bırakıyor seyirciyi.

    2. My Night at Maud’s / Ma nuit chez Maud (1969)

    Yönetmen: Éric Rohmer // ‎Oyuncular: ‎Jean-Louis Trintignant, Françoise Fabian, Marie-Christine Barrault (Fransa)

    Bu film de Éric Rohmer’le tanıştığım film. Neredeyse Wild Strawberries ile arka arkaya izlemiştim ve birçok yönden benzer temalar içerse de My Night at Maud’s filminin de ayrı bir gerçekçi yanı var. İnsan ilişkilerini, aşkı ve evliliği farklı bakış açılarından ele alan My Night at Maud’s zaman zaman fazla gerçekçi bile olabiliyor. Pascal’ın kumarından bahsederek din ve inançların felsefi hesabını irdeliyor ve bunu daha sonra sevgi, insan ilişkileri ve nihayetinde evlilik kurumuna bağlıyor. Aynı zamanda Katolikliğe de eleştirel bir yaklaşım sunan bu film, insan ilişkilerini oyun teorisi, rastlantısallık ve beklentiler üzerinden rasyonelleştirirken diğer yandan buna karşı sert bir eleştiriyi de gözler önüne seriyor.

    3. A Trip to the Moon / Le Voyage dans la Lune (1902)

    Yönetmen: Georges Méliès (Fransa)

    A Trip to the Moon, 15 dakikalık bir kısa film. Bu listeye bir başka kısa film olan La jetée‘yi eklemeyi de düşünmüştüm. İkisinin de eşsiz yönleri var fakat son olarak Méliès’nin tam tamına 120 yıllık olan filminde karar kıldım. Nitekim bu filmi özel yapan en önemli yanı bu. Tarihin ilk bilim-kurgu filmi olaran geçen A Trip to the Moon, Jules Verne ve H. G. Wells’ten esinlenilerek oluşturulmuş öyküsüyle George Méliès’nin vizyonerliğini gösteriyor bize. Şu an hayatımızın ayrılmaz parçaları haline gelmiş basit bazı şeylerin bile icat edilmemiş olduğu (bu şeylerin bir listesi) bir dönemde inanılmaz bir hayal gücü örneği sergiliyor. Uzun yıllar kayıp olan ve yıllar sona büyük bir çabayla restore edilebilmiş ve iyi ki de edilmiş. Son derece saygı duyulası.

    Dipnot: 1902 yapımı olmasına karşın listedeki tek renkli film.

    4. Frances Ha (2012)

    Yönetmen: Noah Baumbach // Oyuncular: Greta Gerwig, Mickey Sumner, Michael Esper, Adam Driver, Michael Zegen (ABD)

    Frances Ha‘yı da 10 yıl sonra izlemiş olmak biraz üzücü olsa da tam gerektirdiği yaşta ve zamanda izlemiş olduğumu düşünüyorum. 20’lerinin sonundaki her insanın yaşayacağı ve hatta 20’lerinin başındaki insanların da yaşamaya başladığı buruk ama bir o kadar da gerçek olgulara hayatındaki her şey darmadağın olan Frances ile birlikte tanıklık ediyoruz. Aslında bu tanıklık ettiğimiz şeylerin kendileri günlük hayatımızda da birebir yaşadığımız şeyler olduğu için yalnızca Frances‘in yaşadıklarına tanıklık etmiyoruz, Frances’le kendimizi özdeşleştiriyoruz. Hayatla ilgili en kesin ve üzerinden kendimizi tanımladığımız değer ve varsayımlarla ilgili düşünmek için iyi bir fırsat. Depresif duygulara sahip olduğunuz bir zamanda bu depresif ama fazlasıyla gerçekçi filmi izlemek sizi bu depresyonunuzdan kurtarabilir de. Çünkü bu mutlu veya mutsuz sonu olan bir film değil. Hayatın kendisi gibi bir şekilde devam eden bir film, öyle ya da böyle, iyi ya da kötü.

    VE SON OLARAK, Unutmadan geçemedİklerİm
    • La jetée (1962) // Chris Marker – Çok özel, şahsına münhasır bir kısa film, sevgi üzerine.
    • Caché (2005) // Michael Haneke – Bir modern insan eleştirisi, günümüz ilişki ve sorunlarını kayıt altına alıyor.
    • The Silence (1963) // Ingmar Bergman – 2. Bergman filmim. İletişimsizlik ve sevgisizliğin ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi incelikli olarak ele alıyor.
    • Sevmek Zamanı (1965) // Metin Erksan – Sevmek eyleminin daha önce hiç olmadığı kadar güçlü ve saf olduğu bir film.
    • Three Colors: Blue (1993) // Krzysztof Kieślowski – Sinema ekranında keder ve acıyı en gerçekçi haliyle işlemeye çalışıyor.
  • The Menu (2022)

    The Menu (2022)

    Mark Mylod (yön.) | Ralph Fiennes, Anya Taylor-Joy, Nicolas Hoult (oy.)

    Spoiler içerir

    Gastronomi tarihinin en olağandışı menüsü. Televizyon dizisi izlemeyenlerin bile adlarını bilmekten geri kalmadığı Game of Thrones, Succession ve Shameless gibi dizilerin yönetmenliğini yapmış Mark Mylod’un 4. sinema filmi The Menu, bir grup varlıklı insanın hususi bir adada hizmet vermekte olan dünyanın en meşhur şeflerinden Julian Slowik‘in (Ralph Fiennes) yemeklerini tatmak için bu adaya seyahat etmesiyle başlıyor.

    İlk dakikalarından itibaren her an kuşkulu bir ortamda geçtiği hissedilen filmde bu variyetli insanlara özel olarak ve sadece onlara özel olarak hazırlanmış bir menünün ‘zarif’ sekanslarını izliyoruz. Bu menü yalnızca bir yemek menüsü olmanın ötesine geçiyor. İşine eşi görülmemiş bir adanmışlıkla bağlı Slowik hikayenin aslında yalnızca bir yemek tadımı veya degüstasyon işiyle bağlı kalmadığını hikayenin bir diğer kahramanıyla açıklıyor: Margot Mills (Anya Taylor-Joy). Adaya plandaki bir pürüz sonucu gelmiş olan Mills menüyü yalnızca raydan çıkarmakla kalmayıp Slowik‘in iç dünyasına da bir pencere açıyor. Bu ikilinin konuşmalarından anlıyoruz ki Şef, bu ekstravagan geceyle adım adım geçmişiyle hesaplaşmayı planlamakta. Dünyayı alanlar ve verenler üzerinden tanımlayarak sınıfsal bir ayrıma işaret edip yanlışlıkla kendini bu incelikle hazırlanmış menünün bir parçası olarak bulan Mills‘ı da bu şekilde veren olarak adlandırarak kendi kampına davet ediyor fakat yine de ona da bir imtiyaz bahşetmiyor. Adadaki herkesle bir hesaplaşma peşinde olan Şef, esasında bu işten kendisini de tenzih etmiyor. Sekanslarda sırasıyla tüm ayrıntılarının özenlice planlandığı monolitik bir hikaye anlatan Slowik‘in bu noktaya nasıl sürüklendiğine ise yine Mills aracılığıyla tanık oluyoruz.

    Dünyanın en ünlü, en zor rezervasyon yaptırılan, rezervasyon sırasında haftalarca beklenen Şef‘in bir nevi bir Karl Marx teorisi olan alienation of labor yaşadığını söylemek çok da yanlış olmaz. Kendi emeğine, yani tam olarak kendisine yabancılaşan Şef bu durumdan hiçbir şekilde tatmin olmak bilmeyen gecenin davetlileri gibi doyumsuz ve olağanüstü varlıklı insanları sorumlu tutuyor. Küstahça bencilliklerine gerekçeler uyduran müşterilerine (!) karşı bir ayna tutarak onları kendileriyle yüzleştiriyor. Hatta alienation of labor eleştirisini yeri geldiğinde kendisinin yanı sıra müşterilerine yönelttiği ve onları da kendilerine yabancılaşmakla suçladığı da oluyor. İnsanlıktan uzaklaşmış bu kişileri samimi olmamakla, insan olmamakla, canavarlaşmakla suçluyor. Fakat, yalnız onlarla hesaplaşmakla yetinmiyor, aynı eleştiri oklarını kendisine de yöneltiyor. Nitekim gecenin menüsünün tek hedefi de bu alienation of labor‘ı sona erdirip insani benliklerine vurulmuş zincirleri kırmak. Kendilerini tekrar bularak yabancılaşmadan kurtulmak ve özgürleşmek. Hikayeye bir tesadüf sonucu dahil olmuş Mills‘ın da kurtuluşu Şef‘in bu yabancılaşma etkisinden uzaklaştığı tek bir andan geçiyor: Slowik‘in özünü hatırladığı, gerçek benliğine döndüğü tek an. Şef, bu özel an dışında özgürleşme ve özgürleştirme hedefini tüm müşterileriyle paylaşma konusunda kararlılığını sürdürüyor ve adım adım menüsünü servis etmeye devam ediyor.

    Sınıfsal çatışma temeline oturtulmuş The Menu, Marx’ın alienation of labor konseptinden de yararlanarak insanın doğasına, belki insanın doğasının bozulmasına, bencilliğin doğadışılığına dikkat çekerek bir birey ve toplum eleştirisi yapıyor. Topluma karşı vahşi ve tutarsız bireyselleşmeyi hedefine alıyor. Tüm bunları yaparken de gerilimi en üst noktada tutarak, sürprizlerini fazla açık etmiyor. Müziklerinin gerilime ve anlatıya ölçülü bir şekilde ayak uydurduğu, oyuncuların iğneleyici mizahı dikkatlice desteklediği The Menu seyirciye tam teşekküllü bir deneyim, diğer bir deyişle menü, sunuyor. Ralph Fiennes’ın ikonik bir performans ortaya koyduğu film ileride bu janrın kültleri arasına girmeye aday.

    Rating: 4 out of 5.

    4/5

    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    The Menu (2022) – IMDb
    The Menu (2022) – Letterboxd