Category: Film İncelemeleri

İzlediğim filmlerle ilgili düşünce ve değerlendirmelerim.

  • Gladyatör 2: Güç, Yozlaşma ve Erdem (Film Eleştirisi)

    Gladyatör 2: Güç, Yozlaşma ve Erdem (Film Eleştirisi)

    Önce Francis Ford Coppola, şimdi Ridley Scott. Bu yılın ikinci Roma Dönemi’ne ait filmi Gladyatör 2 ve bu kesinlikle bir tesadüf değil. Hep dendiği gibi ABD, Roma İmparatorluğu’nun 21. yüzyıl versiyonu olabilir mi? Yeni ABD hükümetinin müstakbel Verimlilik Bakanlığı’nın müstakbel bakanı Elon Musk daha bugün kendi sosyal medya platformundan tekrarladı bu klişeyi. Acaba bu filmler bize bu konuda aynı şeyi farklı şekillerde mi anlatıyor? Yakından bir bakalım. Ama önce arka planıyla başlayalım.

    Her devam filminde veya yeniden çevrimde olduğu gibi soru yine aynı: Orijinali kadar iyi olabilecek mi?

    Yeniden çevrim ve devam filmlerinin yılı 2024. Mad Max, Dune, Joker, Beetlejuice, Mean Girls, Aslan Kral, Maymunlar Cehennemi, Godzilla, King Kong, Deadpool, Transformers, Venom… Ve nihayetinde sıra dört gözle beklenen Gladyatör‘e geldi. Her devam filminde veya yeniden çevrimde olduğu gibi soru yine aynı: Orijinali kadar iyi olabilecek mi? Dune 2, Mad Max: Furiosa veya Deadpool & Wolverine gibi bu yılki bazı devam filmlerinin orijinalleri veya öncüllerinin başarısına yakınsadığı, hatta belki geçtiği bile iddia edilebilir. Dune 2‘yi ödül sezonunda çeşitli yerlerde göreceğimize ve fırsat bulduğu yerlerde ödüllerle buluşacağına eminim. Keza Mad Max: Furiosa da zaman zaman kendini gösterecek yerler bulabilir. Aynı klasmandan ve belki Mad Max franchise’ından bile daha büyük bir üne kavuşan Gladyatör 2 için de cevabı merak edilen soru aynıydı. Nesiller arasında efsaneleşmiş, replikleri ağızlardan ağıza dolaşan, sahneleri hafızalara kazınan 2000 yapımı filmin ardından Ridley Scott bunca yıl sonra ilk filme yaraşır bir devam filmine imza atabilecek miydi?

    Connie Nielsen’ın devam ettiği kadrosuna Denzel Washington ile son zamanların yükselen yıldızları Paul Mescal ve Pedro Pascal’ın da dahil olmasıyla heyecan da arttı tabii. Fakat son haftalarda gelen yorumlar ve eleştiriler filmin beklentilerin altında kaldığını söylüyordu. İzledik ve gördük. Ya kendim filmin büyüsüne kendimi fazla kaptırdım ya da son haftalardaki yorumlar benimle farklı düşünüyordu.

    Gladyatör 2 (2024) | Yön. Ridley Scott

    İmparatorlar Marcus Aurelius (Richard Harris) ve halefi Commodus (Joaquin Phoenix) ile ilk filmimizin ölümsüzleşmiş kahramanı Maximus‘un (Russel Crowe) ölümlerinden 15 yıl sonra geçen filmde Maximus‘un Roma varisi oğlu Lucius‘un (Paul Mescal) hikayesine odaklanıyoruz. Büyük bir yozlaşmanın pençesindeki Roma İmparatorluğu’nun saldırganlığının bir sonucu olarak kader, babası gibi kendisini de gladyatör arenasına sürüklüyor Lucius‘u. Filmin en iyi olduğu yerlerden biri başlardaki savaş sahnelerinin yanı sıra bu sefer gemi savaşlarını bile es geçmeyen Kolezyum’daki mücadele sahneleri. Prodüksiyon tasarımı, set dekorasyonu gibi alanlarda filmin kendinden söz ettireceğini düşünmek pek yanlış olmaz. Dönelim konuya…

    Yozlaşmanın çöküşün eşine getirdiği her mevcudiyetin karşılaşacağı kaçınılmaz bir sonuç olan entrika ve komploların süratle demlendiği ve çılgın imparatorların elinde yönetim zafiyeti yaşayan, dedesinin bir zaman tasavvur ettiği yoldan tamamen dönen Roma’dan büsbütün nefret eden veliaht ana karakterimiz Lucius‘un varlığı, elbette bu durumu fark eden entrika meraklısı hırslı bazı kişilerin dikkatini çekecekti. Komplike karakteriyle bir antikahraman izlenimi de bırakan bir tür gladyatör taciri Macrinus (Denzel Washington) tam olarak burada devreye giriyor. Bir yandan Lucius‘u Roma ve imparatorlar nezdinde büyüterek nüfuzunu arttırırken bir yandan imparatorlar ile rakiplerinin defterini dürme hesaplarını yapıyor. Oldukça canlı bir Macrinus performansı sunan Denzel Washington’ın kariyerini ve oyunculuğunu tartışamayız. Ancak, yalnızca 3 yıl önce çok benzer bir karakteri oynayan aktöre bu rolün rastlantısal olarak teklif edilmediğine de eminim. Joel Coen’in 2021 yapımı Shakespeare uyarlaması Tragedy of Macbeth‘inde meşhur içten pazarlıklı ve hırs küpü karakteri Macbeth‘i canlandırmıştı ünlü aktör. Ridley Scott’ın o filmi izledikten sonra Denzel Washington’da karar kıldığına neredeyse eminim. Bu filmde de sinsi planıyla Macbethvari bir şekilde gücü ele geçirme entrikası peşinde koşan Macrinus rolünde benzer bir performans sergiliyor.

    Gladyatör 2 (2024) | Yön. Ridley Scott

    “Adalet güçtür ve güçlünün iradesidir.”

    Macrinus esasında felsefede somut bir ekolün temsilcisi. Bunu açık açık dile getirmekten de geri durmuyor. Platon’un Devlet‘inde en çok öne çıkardığı karakterlerden biri olan sofist Thrasymakos’un başını çektiği ekol: “Adalet güçtür ve güçlünün iradesidir, geriye kalan şeyler boştur.” İsmini anmadan da olsa Macrinus, Thrasymakhos’un bu görüşünü kendi dünya görüşünün manifestosu olarak birkaç defa filmde doğrudan zikrediyor. Gerçeklikle bağdaştırmamız gerekse, Macrinus elbette tarihsel olarak, Kendime Düşünceler eserini okuduğunu ifade ettiği İmparator Marcus Aurelius’un ilham aldığı Plato ve Thrasymakhos’tan haberdar olabilirdi ama filmde böyle bir bağ yok tabii. Fakat düşünsel olarak ortada net bir çatışma var. Bir tarafta Macrinus‘un açık bir şekilde muhalefet edip reddettiği Plato ve Marcus Aurelius’un temsil ettiği erdemli yönetim ve yönetici ile diğer tarafta erdemi yok sayan ve güce itimat eden Macrinus‘un kendisiyle Thyrasymakhos. Filmin ana çatışmasının bu eksende konumlandırdığını gözlemlediğimizde esasında Ridley Scott’ın kötü karakterinin Macrinus olduğuna da kolayca ulaşabiliyoruz.

    Fakat, Ridley Scott seyircisine Macrinus‘un komplosunu ve güçlü emellerini filmin ancak son perdesine doğru açık etmeyi tercih ediyor. O zamana kadar seyirci çok ikna edici bir şekilde olmasa da kötü karakterler olarak resmedilen imparatorların ekstravaganlıkları ve keyfilikleriyle meşgul ediliyor. Bu durum son perdeye kadar bir kötü karakter zafiyeti yaşandığı izlenimi uyandırsa da Ridley Scott bunu bilinçli olarak da yapmış olabilir. Her parçası ilmek ilmek işlenen, orijinal filme hiçbir saygısızlık etmeden ve hiçbir detayı manipüle edilmeden bir saygı duruşuna duran ikinci filmde bu kötü karakterler arasındaki belirsizlik ve geçişin de bilinçli yapıldığını düşünmek yanlış olmayabilir. Keza, Gladyatör 2‘nin Francis Ford Coppola’nın kariyeri boyunca üzerinde çalıştığı Megalopolis‘iyle ilişkisi de tam burada yatıyor.

    Gladyatör 2 (2024), Sahne Arkası | Yön. Ridley Scott

    Bir tarafta Thrasymakhos, Macrinus, Commodus, çılgın imparatorlar; öteki tarafta Marcus Aurelius, Maximus, Lucius ve diğerleri.

    Megalopolis, gelecekteki bir ABD’nin Roma İmparatorluğu şeklinde tasvirini işlerken Roma’daki güç mücadelelerini, entrikaları, seçim kampanyalarını ABD’nin mevcut politik sistemiyle eşleştirerek dolaylı bir sistem eleştirisinde bulunuyordu. Mekan olarak kendisine New York Şehri’ni seçen 85 yaşındaki Coppola uzun yıllar emek verdiği filminde yozlaşmış siyaseti, çarpık yönetişimi, çürüyen bir toplumu ve kendince rayından çıkmış bir hayat akışını doğrudan topa tutuyordu. Akranı Ridley Scott da ne tesadüftür ki aynı yıl, aynı temaları, biraz daha farklı bir açıdan olsa da yine aynı bağlam ve motiflerle ele alıyor. Yozlaşmış bir imparatorluk, sinsi entrikalar, sefalet içindeki bir halk ve buna karşı koyan bir grup idealist. Dolayısıyla filmin kötü karakteri konusundaki belirsizliğin de Scott’ın bilinçli bir tercihi olduğunu düşünmemiz için geçerli bir sebebimiz oluyor. Scott, asıl sorunun pek çok defa sanıldığı gibi yöneticiler değil, Thrasymakhos‘tan beri günümüze gelen bir düşünsel yapı ve onun temsilcileri olduğunu işaret ediyor. Bir tarafta Thrasymakhos, Macrinus, Commodus, çılgın imparatorlar; öteki tarafta Marcus Aurelius, Maximus, Lucius ve diğerleri. İlk filmde sorumluluk İmparator Marcus Aurelius‘tan sadık kumandanı Maximus‘a geçmişti, bu filmdeyse Maximus‘tan oğlu Lucius‘a devrediliyor. Dolayısıyla, daha doğrudan bir anlatıma sahip Megalopolis gibi Gladyatör 2 de yalnızca bir aksiyon filmi olmasının ötesine geçerek, Roma İmparatorluğu’nun güç mücadelesi üzerinden modern toplumun, siyasetin ve yönetişimin sorunlarını ve adalet anlayışını da sorgulayan bir yapım.

    Bu düşünsel bağlamda ilk filmiyle bütünlük ve devamlılık gösteren Gladyatör 2, felsefi anlamda argümanlarını daha net ve belirgin bir noktaya çekerek ilk filmin üzerine ekliyor. Film, sadece geçmişin hikayesini yeniden anlatmıyor; modern dünyada güç, adalet ve erdem gibi kavramların anlamını Coppola’nın Megalopolis‘inde olduğu gibi tartışmaya açıyor. Gladyatör mücadelelerinin kaotik ihtişamını seyircisininin iliklerine kadar hissettiren dev bütçeli film, teknik ve prodüksiyon açısından da repertuarını genişleterek kademe kat etmiş örnek bir devam filmi. Efsaneleşmiş orijinal filminin ve başkahramanı Maximus Decimus Meridius‘un hatırasını dikkatle ve saygıyla anarak, ona bir zarar vermeden ileri taşımayı başarıyor. Keşke müziklere de yeniden Hans Zimmer el atsaymış! Ne de olsa ilk filmin müzikleri hala kulaklarımızda çınlıyor. Ama o kadar olur diyelim.

    Rating: 4 out of 5.

    Not: 4/5


    Dış Bağlantılar:

  • Air (2023)

    Air (2023)

    Yönetmen: Ben Affleck | Oyuncular: Matt Damon, Ben Affleck, Viola Davis, Jason Bateman, Chris Tucker, Chris Messina, Marlon Wayans

    Ben Affleck ve Matt Damon yeniden bir işbirliğiyle karışımızda. Nike ve efsanevi basketbol yıldızı Michael Jordan işbirliğinde ortaya çıkan Air Jordan ayakkabı serisinin ortaya çıkış hikayesini bize anlatan, Hollywood yıldızlarını bir arayan getiren bir Amazon filmi Air. Matt Damon’ın Ford v Ferrari‘nin ardından dahil olduğu bir başka başarı öyküsü. Öte yandan, genele bakıldığında bir marka ve ticari ürün grubu Nike ve Air Jordan için devasa bir reklam. Bir tarafta kariyeri pek de iyi gitmeyen bir “basketbol gurusu” (Matt Damon), başka bir tarafta boşanmış ve işine ihtiyacı olan bir baba (Jason Bateman) ve de bu kişilerin çalıştığı finansal olarak başarısız, pazar payını rakipleri Adidas ve Converse’e kaptırmış ve hatta kapatılma riskiyle karşı karşıya olan Nike’nin basketbol departmanı kaybedenler kulübü edasıyla filmin temelini oluşturuyor. Bu başarısızlık sarmalının ortasında bir fırsat olarak doğan çaylak Michael Jordan ile sektörde görülmemiş bir anlaşmayla kendisine özel bir ayakkabı serisi üretme sözleşmesinin nasıl imzalandığı işleniyor filmde.

    Türüne çokça rastlanan Air doğal olarak diğer başarı öykülerinden farklı yanları olduğunu göstermeye çalışıyor. Bunların başında tabii ki NBA efsanesi Michael Jordan için üretilmiş ve 1984’ten beri basketbol ayakkabısı ve hatta genel olarak ayakkabı endüstrisinde muazzam bir finansal başarı yakalamış, hala günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan ve kendi başına markalaşmış Air Jordan serisini işlemesi geliyor ancak bu tek başına yeterli olmayabileceğinden iki ek unsur daha sunuyor film karşımıza. Birincisi, Nike’nin basketbol departmanının bahsi geçen yıllarda oldukça kötü bir mali performansa sahip olması ve bu nedenle yakın zamanda halka arz edilen şirket tarafından kapatılma riskiyle mücadele etmesi, çalışanlarının da işlerinden olma tehlikesi yaşamaları. İkincisiyse, bugün çok başarılı bir işbirliği olmasına rağmen anlaşmadan önce Nike ile herhangi bir işbirliği yapmaya son derece karşı olan Michael Jordan’ın bu rijit tutumunun anlaşmayı olanaksız kılması. Muhtemelen daha giriftli ve farklı olması sebebiyle Ben Affleck de ikinci sebebe daha fazla eğilmiş ve filmin doruk noktasını Nike’nin rakipleri Adidas ve Converse karşısında Michael Jordan ile anlaşmayı kapatıp kapatamaması, onu ikna edip edememesi üzerine inşa etmiş. Jordan ile anlaşma yapmanın zorluğuna ek olarak filmin ikinci kozuysa bu anlaşmanın endüstride kuralları değiştiren türden bir anlaşma olması. Bu koz da pazar payı anlamında rakiplerinin çok gerisinde olan Nike’nin bu kuralları alt üst eden anlaşma sayesinde yükselmesi anlatısıyla süslenmiş.

    Phil Knight rolünde Ben Affleck | Air (2023)

    Esasında oldukça ticari bir film olarak karşımıza çıkan Air, kaybeden bir şirket ve iş insanlarının tarihin en büyük yıldızlarından ve hatta kültür ikonlarından biri haline gelecek Michael Jordan ile imkansız bir anlaşmayı yapabilmeleri öyküsüyle aslında bu ticari başarıda izlenecek bir şeyler olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Bununla birlikte, Amazon filmi daha ziyade futbolun popüler olduğu ülkemize nazaran basketbolun çok daha geniş kitlelerce takip edildiği ve oynandığı ABD’de belki kendine daha anlamlı bir konum bulabilir. Ancak yine de dünyada geniş bir etkiye sahip olan Michael Jordan takipçileri ve Air Jordan serisini beğenenler, tarihini merak edenler ve markaya ilgi duyanlar için ilgi çekici bir film olabilir. Genele baktığımızda neredeyse iki saati dolduran süreye sahip Air, yıldızlardan oluşan kadrosu ve Michael Jordan’ı anlaşma için ikna etmenin de dahil olduğu başarı öyküsüyle sıkıcı olmayan bir ekran deneyimi sunuyor.

    Rating: 2.5 out of 5.

    2.5/5


    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    Air (2023) – IMDb
    Air (2023) – Letterboxd
    Air (2023) – Wikipedia

  • Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem (2023)

    Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem (2023)

    Jeff Rowe, Kyler Spears (yönetmenler) | Micah Abbey, Shamon Brown Jr., Nicolas Cantu, Brady Noon, Ayo Edebiri, Maya Rudolph, John Cena, Seth Rogen, Rose Byrne, Natasia Demetriou, Giancarlo Esposito, Jackie Chan, Ice Cube, Paul Rudd (seslendirmen oyuncular)

    Bu blogdaki ilk animasyon incelemesini bu filmle yaptığım için şanslıyım çünkü iki vizyon haftası önce, 4 Ağustos’ta, vizyona giren Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem sinemada izlemesi oldukça keyifli bir film. 2021 yapımı The Mitchells vs. the Machines ile tanınan yönetmen Jeff Rowe’un Kyler Spears’ın eşyönetmenliğiyle ortaya çıkarttığı animasyon filmi, “Barbenheimer,” Spider-Man: Across the Spider-Verse veya Mission Impossible‘ın son filmiyle hayli hareketli geçen bu yazın kesinlikle en eğlenceli filmlerinden biri. Rowe’un Seth Rogen, Evan Goldberg, Dan Hernandez, ve Benji Samit ile birlikte kaleme aldığı filmin senaryosu ise akıcı mizahı ve hızlı tempo ile kendini gösteriyor. Animasyonları ve görselliğiyle dikkat çeken yapımın Ninja Kaplumbağalar’ın yedinci sinema uyarlaması olma özelliğini taşıdığını da belirtelim.

    Doğrusu uzun zamandır bu franchise’ın herhangi bir içeriğine maruz kalmamış ve bundan önceki live-action çekilen iki filmi de izlememiştim. Yanlış hatırlamıyorsam çizgi dizileri dışında izlediğim tek uzun metrajlı filmi 2007 yapımı TMNT filmi ve onun da nasıl olduğunu pek hatırlamıyorum. Hatta o kadar uzak kalmışım ki Ninja Kaplumbağalar hikaye örgüsünün bazı unsurlarını da bu filmi izlerken yeniden hatırladım.

    Bir buçuk saatin biraz üzerindeki süresiyle temposu hızlı, dolu dolu ve bir o kadar da komik filmin seslendirme kadrosu da hayli zengin. Önceki filmlerinin pek fazla beğeni görmediğini Rotten Tomatoes, Metacritic ve IMDb’den anladığımız 7’nci Ninja Kaplumbağalar filmi seriyi yeniden başlatmak için doğru bir tercih olmuş. Bu sefer bilgisayar animasyonlu çekilen film muhtemelen Ninja Kaplumbağalar’ın en iyi sinema filmi.

    Mutant canlılar oluşturmaya çalışan bir araştırmacının araştırma materyallerinin başarısız bir operasyon sonucu dış dünyaya sızmasıyla birlikte dünyaya gelen dört kaplumbağa kardeş (Leonardo, Michelangelo, Donatello, Rafael) ve onlara ebeveynlik yapan bir sıçanın insanlar tarafından yönetilen dünya tarafından dışlanmasıyla kanalizasyonda kendilerine bir hayat kurması ve ergenliğe girerek dış dünyaya daha fazla ilgi duymaya başlayan bu dört kaplumbağa kardeşin dış dünyayla temasa geçme macerasını temel alıyor filmin konusu. Hayatları boyunca dış dünyadan ve insanlardan korunması ve kaçınması öğretilen bu kardeşler insanların sosyal dünyasına ilgi duymadan edemiyor. Kendi yaşlarındaki insanların lisede sosyal bir ortamda eğitim alması, konserler ve diğer etkinlikler, arkadaşlıklar, maceralar ve daha birçok şey hayallerini süslüyor. Yaşlarının getirdiği enerjiyle birlikte de, babaları olarak gördükleri Splinter‘ın insanların asla kendilerini kabul etmeyeceğine dair tecrübelere dayanan uyarılarına rağmen, düğüm bir yerde çözülüyor tabii. Bir üyesi olduğu insanların dünyasından dışlanmış gibi görünen bir insanla, April O’Neal ile, tanışmalarının ardından suç sorunuyla baş eden şehirlerinde kahraman rolüne bürünerek insanlar tarafından kabul edilebileceklerine inanıyorlar. Şehirdeki suç sorununun sebebinin kendileri gibi mutant olan ancak insanlardan uzaklaşmak için gizlice kanalizasyona çekilere gizli bir hayat sürdürmektense mutant popülasyonunu artırarak dünyayı ele geçirme ve insanları kendilerine tabi hale getirme planındaki bir çete olduğuyla yüzleşmeleri bir dönüm noktası oluyor bu dört kardeş için. Sonuç olarak, Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem, dram ve mizahı bir araya getiren bir yapım olarak karşımızda duruyor.

    Filmin en güzel yanlarından biri ergenlik ruh halini, dünyayla ilgili merakı ve bitmek bilmez enerjiyi oldukça doğal yansıtması. Yapım ekibi bu genç dört Yaşlarının da etkisiyle heyecanlı, tutkulu ve meraklı dört kardeşin de karakterleri özgün ve gerçekçi bir şekilde yazılmış ve görsel olarak da yansıtılmış. Spider-Verse serisini epey andıran göz alıcı animasyonlarıyla oldukça doyurucu bir görsel deneyim sunmasının da bunda katkısı olduğunu söylemek mümkün. 3D teknolojisinin rahatsız edici olmadığı, en azından benim izlediğim sinemada, hatta keyif verici olduğu bir örneği olduğunu da eklemeliyim. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi dramatik motiflere de de sahip animasyon filminin mizahı da, dram unsurlarıyla birlikte, gayet yerinde. Şakalar akıcı bir şekilde çalışıyor ve filmin anlatısına da uyumlu bir şekilde katkıda bulunuyor. Seslendirme tarafında da bulunan Seth Rogen’ın yapımcılığının ve yazarlığının bir sonucu olabilir. Filmi orijinal seslendirmeleriyle izleyememiş olsam da -animasyonda dublajın çok günahı olmaz diyorum- okuduğum değerlendirmelerde orijinal seslendirmelerin de beğenildiğini gördüm. Tabii Ninja Kaplumbağalar adı üzerinde bir aksiyon filmi de nihayetinde ve o noktada da yine kendine has görsel stiliyle oldukça keyifli bir deneyim sunduğu söylenebilir.

    Bu yazın bana kalırsa “underdog” kontenjanından katılan (Türkiye ve ABD’de ilk haftasonunda gişede Barbenheimer ve Meg 2’nin gerisinde kalmış) filmi Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem, yediden yetmişe herkese keyifli vakit geçirmeyi vaat eden, dünyaca ünlü franchise’ı yeniden başlatan eğlenceli bir animasyon filmi. Bu aralar sinemada hangi filmi izlesem diye düşünüyorsanız kesinlikle göz önünde bulundurabilirsiniz. Oscar veya diğer ödüllere talip olur mu şimdiden tahmin etmek zor, muhtemel rakiplerine göz atma fırsatım da olmadı ama şunu söyleyebiliriz: Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem dram ve mizahı dengeli bir şekilde birleştiren, doğal karakterleriyle birlikte akıcı ve oldukça keyifli bir film.

    Rating: 3.5 out of 5.

    3.5/5

    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem (2023) – IMDb
    Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem (2023) – Letterboxd
    Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem (2023) – Wikipedia

  • Christopher Nolan’ın Oppenheimer’ı Damien Chazelle’in First Man’inin yapamadığını yapabilecek mi?

    Christopher Nolan’ın Oppenheimer’ı Damien Chazelle’in First Man’inin yapamadığını yapabilecek mi?

    Robert J. Oppenheimer, Bhagavad Gita‘dan alıntıladığı sözle, “dünyaların yok edicisi”, birçok kişiye göre atom bombasının babası. Filmde Lewis Strauss‘un ağzından duyduğumuza göre tarihte yaşamış en önemli insan. Tenet ile sinema çevrelerinin ve izleyicisinin tevecühhünü pek karşılayamamış gibi duran Britanyalı yönetmen Christopher Nolan, Tenet‘ta birlikte çalıştığı Robert Pattinson’ın kendisine 1950 sonrası yaptığı tüm konuşmalarının olduğu bir kitabı hediye etmesiyle birlikte Oppenheimer’ın hayatını ve atom bombasının icat edilişini ele alan bir film yapmaya karar vermiş. Oppenheimer son birkaç aydır Greta Gerwig’in Barbie‘si ile birlikte çakışan vizyon tarihi ve filmlerin bağlamlarından ortaya çıkartılan tezat sonucu kol kola yürüyen tanıtımıyla 2023’ün en öne çıkan iki filminden biri oldu. Ve belki de Nolan’ın Akademi’yle barışmayan yıldızını bu sefer barıştıracak film de olabilir. Amerikan ve dünya tarihinin çok önemli bir figürü; psikolojik, bireysel ve politik bir mücadele; dramatik bir hikaye; yıldızlarla dolu bir kadroyla başarılı performans ve diğer özellikleriyle Nolan doğru formülü bulmuş olabilir mi? Acaba o yıl bu yıl mı?

    Oppenheimer‘ı geçtiğimiz hafta içi (Nolan’ın yönlendirmesiyle muazzam ilgi gören IMAX’te) izledikten sonra film hakkında düşünürken ister istemez aklıma Damien Chazelle’in 2018 yapımı First Man‘i geldi. Aya ilk ayak basan insan, Neil Armstrong’un hikayesini anlatan First Man‘de yine Amerikan tarihinin en önemli figürlerinden birinin zorlu bir bilimsel başarı hikayesi (ve yine bir fizik vakası), Sovyetlerle rekabet, o kahramanın fedakarlıkları ile yaşadığı bireysel ve psikolojik mücadelesinden oluşan bir anlatı vardı. Önemli bir fark ise, ve belki de bir başka benzerlik kaynağıysa, biri Soğuk Savaş öncesi, diğeri Soğuk Savaş sonrası süreçte geçmesi. Kısacası, iki film de içerdikleri temalar yönünden büyük benzerlik taşıyor ve doğal olarak birbirini hatırlatıyor. Tabii bu benzerliklerle birlikte akla bir soru daha geliyor: Acaba kaderleri de benzer olur mu?

    Film: First Man | Yönetmen: Damien Chazelle (2018)

    First Man, ABD için büyük bir ulusal kahramanlık ve atılım hikayesini bireysel bir pencereden, Neil Armstrong’un, ailesinin ve diğer astronot ve ailelerinin mücadelesi ve fedakarlıkları üzerinden anlatmayı tercih etmişti. Neil Armstrong’un oğlu olarak büyümenin nasıl olduğu sorulduğunda oğlu Mark Armstrong’un “Cevap bu filmde.” diye First Man‘i işaret ettiğini göz önünde bulundurunca bireysel hikaye anlatısının başarılı bir şekilde icra edildiği de anlaşılıyor. Fakat First Man aynı yıl bazıları tarafından sevilse de tepki de çekmişti. Ay’a ayak basan ilk insan Neil Armstrong’un ABD’ye yaşattığı en unutulmaz anlardan olan Ay’a Amerikan bayrağı asılmasına dair bir sahne içermiyordu. Keza Neil Armstrong ile birlikte Ay’a giden, hala hayatta olan ve filmde nispeten olumsuz ve ekibi tarafından pek sevilmeyen biri olarak tasvir edilen, diğer astronot Buzz Aldrin tarafından “un-american” olarak tanımlanmış ve buna benzer başka tepkiler toplamıştı. Hatta konu “First Man’s American flag controversy” (First Man Amerikan bayrağı ihtilafı) adını alacak kadar büyümüş. Daha sonra konuyla ilgili açıklamalar ve farklı değerlendirmeler gelmiş olsa da filmin bu şekilde anılmış ve değerlendirilmiş olması kampanyasının bir parçası oldu. Buna ek olarak film farklı açılardan da eleştirilmişti. Dolayısıyla First Man‘in bu tartışmalarla birlikte çalkantılı bir ödül kampanyası dönemi geçirdiğini söylemek pek yanlış olmaz. Nihayetinde ne oldu? Film, Oscar ödülüyle yalnızca Görsel Efekt kategorisinde buluşabildi. Ne Neil Armstrong’u canlandıran Ryan Gosling’e ne yönetmen Damien Chazelle’e veya filmin geri kalan ekibine başka bir Oscar verildi. Hatta teknik ve tasarım dalları hariç başka bir kategoride aday da olmamıştı.

    Peki, konuyu ulusal bir kahramanlık hikayesinden ziyade bireysel bir psikolojik mücadele ve başarı hikayesi olarak ele alan Oppenheimer benzer bir sonuçla karşılaşabilir mi? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün olmasa da Nolan’ın Oppenheimer‘ı Chazelle’in First Man‘inden daha az bireysel bir hisse sahip denilebilir. Anlatının bir parçasını da ABD Kongresi önünde kabine adaylığı için ifade veren Lewis Strauss ve söyledikleri oluşturuyor. Proje ekibinin ve yönetiminin de çok daha kalabalık olması ister istemez, film ne kadar bireysel bir perspektif sunmayı amaçlasa da, filmi biraz bireysel bir mesele olmanın ötesine geçiriyor. Buna ek olarak, Robert J. Oppenheimer’ın ve çevresinin ABD’de o dönem şiddetle karşı çıkılan komünizm ve komünist partiyle ilişkili olan siyasi geçmişi üzerinden yargılanması ve devamlı olarak sorun yaşaması da filme politik ve toplumsal bir boyut kazandırmış. Dolayısıyla Oppenheimer ne kadar psikolojik ve bireysel bir anlatıya sahip olsa da First Man‘in olduğu kadar tek bir birey odaklı değil.

    Tabii burada bu durumun da, ABD’de komünizme hala çok sempatiyle yaklaşılmıyor olması nedeniyle, ters tepecek bir durum oluşturup oluşturmayacağı sorusu doğabilir. Bu da ABD’nin geçmişiyle ne kadar barışık olup olmadığı veya yüzleşmeye ne kadar yanaşıp yanaşmadığıyla ilgili bir soru gibi duruyor ki cevabı adayların açıklanacağı gün (23 Ocak 2024) verilmiş olacak.

    Bu arada Christopher Nolan ve ekibi ödül sezonu ve Oscar için kampanyaya çoktan başlamış gibi. Uzunca süre filmin IMAX’te izlenmesi gerektiğiyle ilgili kampanya, belki örtülü bir şekilde isteyerek belki istemeyerek, filmin teknik yönlerinin vurgulanmasına neden oldu. Nolan’ın başrol nedeniyle kendiliğinden öne çıkan Cillian Murphy yerine anlatının diğer parçasını oluşturan Robert Downey Jr. ile daha fazla röportajlar veriyor olması da RDJ için de oyunculuk adaylıkları istediklerinin ve bunun için çalıştıklarının bir göstergesi olabilir. Genele bakıldığında ihtimaller pek düşük de değil, iyi bir stratejiyle Nolan için şeytanın bacağını kıracak film Oppenheimer olabilir.

  • The Pale Blue Eye (2022)

    The Pale Blue Eye (2022)

    Scott Cooper (yön.) | Christian Bale, Harry Melling, Lucy Boynton, Gillian Anderson (oy.)

    Önceki işbirliklerinden hiçbirini izlememiş olsam da ısrarlı bir şekilde 3. defa yeni bir projede bir araya gelmiş olmalarından Christian Bale ile yönetmen Scott Cooper’ın iyi anlaştıklarını çıkarıyorum. The Pale Blue Eye, Scott Cooper’ın 7. yönetmenlik deneyimi. Daha önce 2015 yapımı, Johnny Depp’in FBI’ın en fazla aranan suçlularından Whitey Bulger’ı canlandırdığı Black Mass filmiyle ödül sezonunda biraz kendinden söz ettirmiş olan Cooper, Bale ile de 2013 yılında Out of the Furnace, 2017 yılındaysa Hostiles filmlerinde birlikte çalışmıştı. Bu sefer Bale, önceki işbirliklerine ek olarak bu yapıma yapımcı kadrosunda da katkıda bulunmuş. Filmin yapım süreciyle ilgili bahsedeceğim son noktaysa Scott Cooper-Christian Bale işbirliği The Pale Blue Eye‘ın yayın ve dağıtım haklarının 2021’in Mart ayında Netflix tarafından 55 milyon dolar karşılığında satın alınmış olması. Bu satın alma sürecine başka yayın platformları da dahil olmuş fakat anlaşmayı Netflix kapatmış. Anlayacağımız The Pale Blue Eye, kapısında birazcık rekabet de oluşan, ticari anlamda da kendisinden umutlanılan bir filme dönüşmüş yapım sürecinde bile. Peki film biz seyircisine ne vaat ediyor ve neyle karşılaşıyoruz?

    Film, aslında aynı isimli, 2003 yılında yayınlanmış Louis Bayard’ın yazdığı bir romandan uyarlama. Gizem ve zaman zaman da gerilimle yüklü film, geçtiğimiz günlerde yine Netflix’te yayınlanmış olan Glass Onion gibi bir dedektiflik filmi. Hikayenin ilginç yanlarından biriyse meşhur Amerikalı şair ve yazar Edgar Allan Poe’nun da bu dedektiflik öyküsünün önemli bir parçasını oluşturması. 1830 yılı New York West Point’te geçen film, yine aynı yerde bulunan ABD Askeri Akademisi’nde asılarak öldürülen ve vahşice kalbi çıkartılan bir askeri öğrencinin cinayetinin araştırılmasının bölgenin meşhur dedektifi Augustus Landor‘a (Christian Bale) devredilmesi üzerine kuruyor hikayesini.

    Kendisinden emin, rüştü ispatlanmış bir dedektif olan Dedektif Landor soruşturmasında kendisinde ilgi uyandıran bir askeri öğrencinin yardımına başvuruyor: Edgar Allan Poe (Harry Melling). Erkeksiliğin son derece ön planda olduğu, adından da ileri gelen şekilde militarist bir ortamda, bu durumun aksine edebiyat ve şiirle meşgul olan yaşam üzerine derinlemesine düşünmeye ve felsefeye meyleden bir askeri öğrenci Poe. Serbestlikten ziyade otorite ve emirler üzerine kurulmuş bu ortamda bir çıkıntı da denilebilir ki zaten bu durumun hikayenin tüm karakterleri de farkında. Nitekim Edgar Allan Poe gerçekten de 1827’de rotasını askerliğe, mecburiyetten, üniversite eğitimine çektiği maddi sıkıntılar nedeniyle devam edemediği için çevirmiş. Dedektif Landor‘la girdiği sıradışı diyaloglar sonrasında Landor da bu şahsına münhasır öğrenciyi soruşturmasında akademinin içinden bilgi toplayabilmesi için gönüllü olarak işe alıyor. Bu sırada akademinin repütasyonu için kritik önemde olan bu cinayeti aynı şekilde işlenmiş başka cinayet ve vahşet olayları da takip edince işin ciddiyeti artıyor. Fakat, bütün bunlar olurken arka planda Landor ile alakalı birtakım yolunda gitmeyen şeyler olduğunu fark ediyoruz. Bale, tüm performansıyla, Landor‘un işiyle ve hayatıyla alakalı kişisel olarak bazı sıkıntılar yaşadığını hissettiriyor ancak bir türlü tam olarak neyin döndüğünü anlayamıyoruz. Böylelikle yalnızca bir cinayet dedektifliği macerasından daha zengin ve katmanlı bir hikayeye bürünmeye çalışıyor The Pale Blue Eye. Edgar Allan Poe‘yu canlandıran Melling’in filme heyecan ve renk katan performansının da bunda büyük parmağı olduğunu söylemek lazım.

    Landor ve Poe ikilisi cinayetleri araştırırken okültizm ve ne olduğu anlaşılamayan hastalıklar gibi ilginç konuları hikayeye entegre eden The Pale Blue Eye, bir dedektiflik filminden bekleneceği gibi sürprizlerini ve plot twistlerini saklamada fena değil. Ancak, film seyircisine bütün bu olan bitenlerle bağ kurması için fazla bir alan tanımıyor. Bir yanda Bale, filmde sıradan bir cinayet öyküsünden daha fazlası olduğunu katmanlandırdığı performansıyla anlatmaya çalışıyor, diğer yanda Melling, etkileyici Edgar Allan Poe canlandırmasıyla filmde özel bir şeyler olduğunu göstermek istiyor ancak filmin büyük bir kısmı seyircisine bu dedektiflik hikayesini neden diğerlerinden daha fazla umursaması konusunda ikna edici bir malzeme ortaya koymuyor. -Bu durum bana Bale’ın 2022’de rol aldığı 3 filmden bir diğeri olan Amsterdam‘ı hatırlattı biraz. O filmin de sayılı iyi yanlarından biri Bale’ın performansıydı, ayrıca John David Washington, Margot Robbie ve Robert De Niro da kendi oyunculuklarıyla başka türlü bir şeyler ortaya koymakta zorlanan filmin kayda değer yanlarını oluşturmuştu.- The Pale Blue Eye‘a yeniden dönecek olursam, film göz kamaştırıcı bir sinematografiyle görsel olarak son derece tatmin edici, öyküyse hakikaten ilgi uyandırıcı birtakım cinayet ve cinayet bulgularıyla donatılmış olsa da son dakikaya kadar film kendi hikayesiyle ilgili bir şeyler söylemek konusunda pek çekingen. Dolayısıyla seyirci olarak olanlarla ve karakterlerle bağ kurmak da bir o kadar zor. Ana karakterimiz Landor, uzun süre Bale’ın, belki yapım aşamasındaki sorumluluğunun da getirdiği bilinçle, bir şeyler ifade etmek için elinden gelen her şeyi yapan performansı dışında yüzeysel kalıyor, filmin birey ve toplum değerlendirmeleri ise çok gecikiyor ve bir anlam katma konusunda yetersiz kalıyor.

    Nihayetinde, genel olarak baktığımızda, The Pale Blue Eye, oyunculuk performansları, fena ilerlemeyen dedektiflik hikayesi örgüsü ve görselliğiyle eli yüzü kötü olmayan bir film olarak ortaya çıksa da bundan daha fazla bir şey sunmuyor seyircisine.

    Dipnot: Bütün bunların yanı sıra Robert Duvall’ı görmek için izlenebileceği notunu düşmek gerek.

    Rating: 2 out of 5.

    2/5

    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    The Pale Blue Eye (2022) – IMDb
    The Pale Blue Eye (2022) – Letterboxd

  • 2022’de izlediğim en iyi 4 film (2022 yapımı olmayan)

    2022’de izlediğim en iyi 4 film (2022 yapımı olmayan)

    Bugün son gününü yaşıyor olduğumuz 2022 benim için birçok açından eşsiz güzellikte bir yıl oldu. Kendimi, hislerimi, ne olduğumu daha iyi anladığım, inanılmaz insanlarla tanıştığım, hayatımda hiç almadığım kadar keyif aldığım zamanlar ve zaman zaman bunların tam tersi de olan bir yıl oldu. Kısaca hayatın yaşama kısmının şu ana kadarki doruklarını görmüş oldum. Bunda izlediğim filmlerin de ayrılmaz bir yeri oldu ki sinema açısından da geçirdiğim en iyi yıllardan biri oldu.

    Çokça film izledim ve çokça iyi film izledim. Sinemada büyük yer etmiş yönetmen ve filmlerle ilk kez tanıştım ki bu iş için bu kadar geciktiğim için kendime epey kızdım aslında. Ama tanışılacak daha çok yönetmen ve izlenilecek daha çok film var ve bu da beni sinemayla ilgili heyecanlı tutan en büyük şey.

    Lafı fazla uzatmayayım. Yılın son günlerinde her yerde 2022’nin en iyi filmleri, müzikleri, kitapları gibi sayısız liste yayınlandığını görmüşsünüzdür ki benzer bir tane ben de yazmayı düşünüyorum. Fakat bu liste o diğer listelerden hiçbiri gibi değil, tamamen kişisel bir liste. Bu listenin 2022 ile olan tek alakası benim listedeki 4 filmi 2022’de izlemiş olmam ki aslında çok daha önceden izlemem gereken filmlermiş. Esasında benden başka kimseyi ilgilendirmiyor olsa da benim 2022’mi oldukça güzelleştirdikleri için sizinle de paylaşmak istedim ve 4 filmle olabildiğince de kısa tuttum. Umarım okurken bana çok kızmaz ve (eğer benim kadar geciktiyseniz) izlerken siz de benim kadar keyif alırsınız.

    1. Wild Strawberries / Smultronstället (1957)

    Yönetmen: Ingmar Bergman // ‎Oyuncular: ‎Victor Sjöström, Ingrid Thulin (İsveç)

    İsveçli ünlü yönetmen Ingmar Bergman’la tanışma filmim. Bu yaşıma kadar Bergman filmi izlememiş olmanın verdiği utancı “bilmemek değil öğrenmemek ayıp” diyerek geçiştiriyorum ve Bergman’ın bu başyapıtını bu yazının ilk sırasına koyuyorum. Bir felsefe hocamın tavsiyesi üzerine izlediğim Wild Strawberries, bir ayağı mezarda olan bir emeritüs profesörün bu ûnvanın takdim edileceği seremoniye seyahatiyle birlikte hayatının ve varoluşunun anlamına yaptığı bir seyahati üst üste işliyor. Akademinin ve sosyal çevresinin kendisine derin saygı duyduğu bu profesörün kişisel hayatındaki kararları, ailesiyle olan ilişkisi ve kendisiyle ne kadar dürüst olduğu gibi konular filmin ana temasını oluşturuyor. Profesör, bu seyahatte karşılaştığı kişiler ve seyahati birlikte geçirdiği geliniyle girdiği diyaloglarla geçmişinden bugününe ve sonraki nesiller yoluyla geleceğine de yansayan bir kısır döngü içerisine girmiş travmaları görüyor ve bu sayede burada bir nedensellik bulabilme şansına sahip oluyor ki bu da herkes için ilişkilendirilebilir insani bir meseleyle karşı karşıya bırakıyor seyirciyi.

    2. My Night at Maud’s / Ma nuit chez Maud (1969)

    Yönetmen: Éric Rohmer // ‎Oyuncular: ‎Jean-Louis Trintignant, Françoise Fabian, Marie-Christine Barrault (Fransa)

    Bu film de Éric Rohmer’le tanıştığım film. Neredeyse Wild Strawberries ile arka arkaya izlemiştim ve birçok yönden benzer temalar içerse de My Night at Maud’s filminin de ayrı bir gerçekçi yanı var. İnsan ilişkilerini, aşkı ve evliliği farklı bakış açılarından ele alan My Night at Maud’s zaman zaman fazla gerçekçi bile olabiliyor. Pascal’ın kumarından bahsederek din ve inançların felsefi hesabını irdeliyor ve bunu daha sonra sevgi, insan ilişkileri ve nihayetinde evlilik kurumuna bağlıyor. Aynı zamanda Katolikliğe de eleştirel bir yaklaşım sunan bu film, insan ilişkilerini oyun teorisi, rastlantısallık ve beklentiler üzerinden rasyonelleştirirken diğer yandan buna karşı sert bir eleştiriyi de gözler önüne seriyor.

    3. A Trip to the Moon / Le Voyage dans la Lune (1902)

    Yönetmen: Georges Méliès (Fransa)

    A Trip to the Moon, 15 dakikalık bir kısa film. Bu listeye bir başka kısa film olan La jetée‘yi eklemeyi de düşünmüştüm. İkisinin de eşsiz yönleri var fakat son olarak Méliès’nin tam tamına 120 yıllık olan filminde karar kıldım. Nitekim bu filmi özel yapan en önemli yanı bu. Tarihin ilk bilim-kurgu filmi olaran geçen A Trip to the Moon, Jules Verne ve H. G. Wells’ten esinlenilerek oluşturulmuş öyküsüyle George Méliès’nin vizyonerliğini gösteriyor bize. Şu an hayatımızın ayrılmaz parçaları haline gelmiş basit bazı şeylerin bile icat edilmemiş olduğu (bu şeylerin bir listesi) bir dönemde inanılmaz bir hayal gücü örneği sergiliyor. Uzun yıllar kayıp olan ve yıllar sona büyük bir çabayla restore edilebilmiş ve iyi ki de edilmiş. Son derece saygı duyulası.

    Dipnot: 1902 yapımı olmasına karşın listedeki tek renkli film.

    4. Frances Ha (2012)

    Yönetmen: Noah Baumbach // Oyuncular: Greta Gerwig, Mickey Sumner, Michael Esper, Adam Driver, Michael Zegen (ABD)

    Frances Ha‘yı da 10 yıl sonra izlemiş olmak biraz üzücü olsa da tam gerektirdiği yaşta ve zamanda izlemiş olduğumu düşünüyorum. 20’lerinin sonundaki her insanın yaşayacağı ve hatta 20’lerinin başındaki insanların da yaşamaya başladığı buruk ama bir o kadar da gerçek olgulara hayatındaki her şey darmadağın olan Frances ile birlikte tanıklık ediyoruz. Aslında bu tanıklık ettiğimiz şeylerin kendileri günlük hayatımızda da birebir yaşadığımız şeyler olduğu için yalnızca Frances‘in yaşadıklarına tanıklık etmiyoruz, Frances’le kendimizi özdeşleştiriyoruz. Hayatla ilgili en kesin ve üzerinden kendimizi tanımladığımız değer ve varsayımlarla ilgili düşünmek için iyi bir fırsat. Depresif duygulara sahip olduğunuz bir zamanda bu depresif ama fazlasıyla gerçekçi filmi izlemek sizi bu depresyonunuzdan kurtarabilir de. Çünkü bu mutlu veya mutsuz sonu olan bir film değil. Hayatın kendisi gibi bir şekilde devam eden bir film, öyle ya da böyle, iyi ya da kötü.

    VE SON OLARAK, Unutmadan geçemedİklerİm
    • La jetée (1962) // Chris Marker – Çok özel, şahsına münhasır bir kısa film, sevgi üzerine.
    • Caché (2005) // Michael Haneke – Bir modern insan eleştirisi, günümüz ilişki ve sorunlarını kayıt altına alıyor.
    • The Silence (1963) // Ingmar Bergman – 2. Bergman filmim. İletişimsizlik ve sevgisizliğin ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi incelikli olarak ele alıyor.
    • Sevmek Zamanı (1965) // Metin Erksan – Sevmek eyleminin daha önce hiç olmadığı kadar güçlü ve saf olduğu bir film.
    • Three Colors: Blue (1993) // Krzysztof Kieślowski – Sinema ekranında keder ve acıyı en gerçekçi haliyle işlemeye çalışıyor.
  • The Menu (2022)

    The Menu (2022)

    Mark Mylod (yön.) | Ralph Fiennes, Anya Taylor-Joy, Nicolas Hoult (oy.)

    Spoiler içerir

    Gastronomi tarihinin en olağandışı menüsü. Televizyon dizisi izlemeyenlerin bile adlarını bilmekten geri kalmadığı Game of Thrones, Succession ve Shameless gibi dizilerin yönetmenliğini yapmış Mark Mylod’un 4. sinema filmi The Menu, bir grup varlıklı insanın hususi bir adada hizmet vermekte olan dünyanın en meşhur şeflerinden Julian Slowik‘in (Ralph Fiennes) yemeklerini tatmak için bu adaya seyahat etmesiyle başlıyor.

    İlk dakikalarından itibaren her an kuşkulu bir ortamda geçtiği hissedilen filmde bu variyetli insanlara özel olarak ve sadece onlara özel olarak hazırlanmış bir menünün ‘zarif’ sekanslarını izliyoruz. Bu menü yalnızca bir yemek menüsü olmanın ötesine geçiyor. İşine eşi görülmemiş bir adanmışlıkla bağlı Slowik hikayenin aslında yalnızca bir yemek tadımı veya degüstasyon işiyle bağlı kalmadığını hikayenin bir diğer kahramanıyla açıklıyor: Margot Mills (Anya Taylor-Joy). Adaya plandaki bir pürüz sonucu gelmiş olan Mills menüyü yalnızca raydan çıkarmakla kalmayıp Slowik‘in iç dünyasına da bir pencere açıyor. Bu ikilinin konuşmalarından anlıyoruz ki Şef, bu ekstravagan geceyle adım adım geçmişiyle hesaplaşmayı planlamakta. Dünyayı alanlar ve verenler üzerinden tanımlayarak sınıfsal bir ayrıma işaret edip yanlışlıkla kendini bu incelikle hazırlanmış menünün bir parçası olarak bulan Mills‘ı da bu şekilde veren olarak adlandırarak kendi kampına davet ediyor fakat yine de ona da bir imtiyaz bahşetmiyor. Adadaki herkesle bir hesaplaşma peşinde olan Şef, esasında bu işten kendisini de tenzih etmiyor. Sekanslarda sırasıyla tüm ayrıntılarının özenlice planlandığı monolitik bir hikaye anlatan Slowik‘in bu noktaya nasıl sürüklendiğine ise yine Mills aracılığıyla tanık oluyoruz.

    Dünyanın en ünlü, en zor rezervasyon yaptırılan, rezervasyon sırasında haftalarca beklenen Şef‘in bir nevi bir Karl Marx teorisi olan alienation of labor yaşadığını söylemek çok da yanlış olmaz. Kendi emeğine, yani tam olarak kendisine yabancılaşan Şef bu durumdan hiçbir şekilde tatmin olmak bilmeyen gecenin davetlileri gibi doyumsuz ve olağanüstü varlıklı insanları sorumlu tutuyor. Küstahça bencilliklerine gerekçeler uyduran müşterilerine (!) karşı bir ayna tutarak onları kendileriyle yüzleştiriyor. Hatta alienation of labor eleştirisini yeri geldiğinde kendisinin yanı sıra müşterilerine yönelttiği ve onları da kendilerine yabancılaşmakla suçladığı da oluyor. İnsanlıktan uzaklaşmış bu kişileri samimi olmamakla, insan olmamakla, canavarlaşmakla suçluyor. Fakat, yalnız onlarla hesaplaşmakla yetinmiyor, aynı eleştiri oklarını kendisine de yöneltiyor. Nitekim gecenin menüsünün tek hedefi de bu alienation of labor‘ı sona erdirip insani benliklerine vurulmuş zincirleri kırmak. Kendilerini tekrar bularak yabancılaşmadan kurtulmak ve özgürleşmek. Hikayeye bir tesadüf sonucu dahil olmuş Mills‘ın da kurtuluşu Şef‘in bu yabancılaşma etkisinden uzaklaştığı tek bir andan geçiyor: Slowik‘in özünü hatırladığı, gerçek benliğine döndüğü tek an. Şef, bu özel an dışında özgürleşme ve özgürleştirme hedefini tüm müşterileriyle paylaşma konusunda kararlılığını sürdürüyor ve adım adım menüsünü servis etmeye devam ediyor.

    Sınıfsal çatışma temeline oturtulmuş The Menu, Marx’ın alienation of labor konseptinden de yararlanarak insanın doğasına, belki insanın doğasının bozulmasına, bencilliğin doğadışılığına dikkat çekerek bir birey ve toplum eleştirisi yapıyor. Topluma karşı vahşi ve tutarsız bireyselleşmeyi hedefine alıyor. Tüm bunları yaparken de gerilimi en üst noktada tutarak, sürprizlerini fazla açık etmiyor. Müziklerinin gerilime ve anlatıya ölçülü bir şekilde ayak uydurduğu, oyuncuların iğneleyici mizahı dikkatlice desteklediği The Menu seyirciye tam teşekküllü bir deneyim, diğer bir deyişle menü, sunuyor. Ralph Fiennes’ın ikonik bir performans ortaya koyduğu film ileride bu janrın kültleri arasına girmeye aday.

    Rating: 4 out of 5.

    4/5

    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    The Menu (2022) – IMDb
    The Menu (2022) – Letterboxd