Author: Engin Özcan

  • Oscar’da En İyi Film Adayları Nereden İzlenebiliyor?

    Oscar’da En İyi Film Adayları Nereden İzlenebiliyor?

    Dün düzenlenen törenle 95. Akademi Ödülleri adayları canlı bir şekilde Youtube üzerinden duyuruldu ve meraklı bekleyiş bitti. Everything Everywhere All At Once, 12 adaylıkla ne kadar güçlü olduğunu göstererek aslında Akademi üyelerinin kendisine mesafeli olabileceğiyle alakalı çekinceleri ortadan kaldırdı diyebiliriz. Everything’in en büyük rakipleriyse Steven Spielberg‘ün The Fabelmans‘ı ile Martin McDonagh’ın The Banshees of Inisherin‘i. Spielberg’ün son derece kişisel ve sinemaya bir aşk mektubu olarak değerlendirilen filminin bu kıyasta bir adım öne çıktığını söylemek de çok yanlış olmaz. Bütün bu bilmece de ABD saatiyle 12 Mart’ta Türkiye saatiyle ise 13 Mart’ta sabaha karşı düzenlenecek seremoniyle çözülecek.

    Seremoniye kadar bu filmleri izlemek isteyenler için malumunuz dijital platformlarda ülke ve bölgelere göre gösterilen filmler değişebiliyor veya bir film aynı anda birden fazla platformda gösterimde olabiliyor. Dijital platformların yanında bir de vizyon tarihleriyle birlikte bu gösterim konusu iyice karışık bir hal alabilmekte.

    Benim gibi bu konuda kafa karışıklığı yaşayanlar için an itibariyle güncel gösterim bilgilerini aşağıda bulabilirsiniz:

    1.

    Everything Everywhere All At Once

    Netflix / Google Play / Apple TV

    2.

    The Fabelmans

    Vizyonda

    3.

    The Banshees of Inisherin

    Vizyon tarihi: 3 Şubat 2023

    4.

    Top Gun: Maverick

    Google Play / Apple TV

    5.

    All Quiet on the Western Front

    Netflix

    6.

    Elvis

    Google Play / Apple TV

    7.

    Avatar: The Way of Water

    Vizyonda

    8.

    Triangle of Sadness

    Resmi gösterimi yok

    9.

    TÁR

    Vizyon tarihi ertelenmiş

    10.

    Women Talking

    Vizyon tarihi: 17 Mart 2023

    Kaynak: Box Office Türkiye, JustWatch, Netflix, Google Play, Apple TV

  • The Pale Blue Eye (2022) – English Review

    The Pale Blue Eye (2022) – English Review

    Scott Cooper (dir.) | Christian Bale, Harry Melling, Lucy Boynton, Gillian Anderson (acts.)

    Although I did not happen to watch any of their previous collaborations, Christian Bale and director Scott Cooper seem to get along very well as they insistently work together for the third time. The Pale Blue Eye is the seventh feature film of Cooper, who priorly made a mark with his 2015 movie Black Mass, in which Johnny Depp portrays FBI’s one of the most wanted crime bosses Whitey Bulger. Cooper also worked with Bale in Out of the Furnace in 2013 and Hostiles in 2017. This time Bale shows up as a producer also. The last point to make about the movie’s production is the acquisition by Netflix for 55 million dollars in March 2021 vis-à-vis other streaming services that also had made bids. As we can see, The Pale Blue Eye was already financially promising and contended for during its production. But what does it provide to its audience, and what do we encounter?

    The film is based on a 2003 Louis Bayard novel of the same name and is another detective movie as the recent popular release of Netflix, Glass Onion, is. One fascination with the film emerges from the inclusion of famous American writer and poet Edgar Allan Poe. Set in 1830 New York West Point, the movie is based on reputed detective Augustus Landor (Christian Bale) being assigned to investigate the murder of a US Military Academy cadet whose heart is violently carved out from his chest.

    Self-assured but alcoholic and retired detective, Landor, meets an intriguing cadet during his research: Edgar Allan Poe (Harry Melling), who is a cadet fond of literature and delved into philosophizing on life in a militarist setting with masculinity in the foreground. Almost a heretical in an environment built upon authority and hierarchy rather than freedom, which catches the eye of everyone in the story. As a matter of fact, Edgar Allan Poe steered himself to the army in 1827 due to the difficulties with financing his university education. Landor hires the fictional Poe without pay to collect information inside the academy while more violent murders with the same style succeed, fueling the fire. Yet, we suspect something is not right with Landor in the underlying theme as the actions carry over. Bale hints that Landor is having some troubles with his work and life with his lavishing performance, yet we remain puzzled. Hence, The Pale Blue Eye attempts to become richer and more layered than a mundane detective adventure. Melling’s moving performance as Poe also needs to be addressed in this regard.

    The Pale Blue Eye is not half bad in maintaining its plot twists while integrating interesting subjects like occultism and idiopathy as the duo of Landor & Poe proceeds with their investigation. However, it does not provide a sphere for the audience to connect with all ongoings. On the one side, Bale is trying to prove something more than a detective story is on play with his layered performance. Melling, on the other side, wants to reveal something special with the story, but the movie does not provide enough to convince its audience why they should pay attention to The Pale Blue Eye more than other genre samples. -Reminds me of Bale’s one of the other three appearances in 2022, Amsterdam. Bale (aside from John David Washington, Margot Robbie, and Robert De Niro) was part of the silver lining of that feature, which was hardly commendable otherwise.- Returning to The Pale Blue Eye, the movie is visually glamorous with its highly pleasing cinematography, and the story is attractive in actuality with the murders decorated, while is quite timid to say anything about its story right to the end. Hence, it is as difficult for the audience to bond with the characters and plot. The protagonist, Landor, remains superficial for most part of the movie despite Bale’s every intention to express something, which perhaps may be due to his additional production responsibility. The resolutions about individuals and society are late, making them inadequate to give meaning.

    In general, The Pale Blue Eye comes out as a modest movie while not offering a fortune to its audience other than its decent detective story arc and visual appeal.

    PS: It’s worth mentioning Robert Duvall’s cameo as a reason to watch.

    Rating: 2 out of 5.

    2/5

    My Letterboxd

    The web pages of The Pale Blue Eye:
    The Pale Blue Eye (2022) — IMDb
    The Pale Blue Eye (2022) — Letterboxd

  • The Pale Blue Eye (2022)

    The Pale Blue Eye (2022)

    Scott Cooper (yön.) | Christian Bale, Harry Melling, Lucy Boynton, Gillian Anderson (oy.)

    Önceki işbirliklerinden hiçbirini izlememiş olsam da ısrarlı bir şekilde 3. defa yeni bir projede bir araya gelmiş olmalarından Christian Bale ile yönetmen Scott Cooper’ın iyi anlaştıklarını çıkarıyorum. The Pale Blue Eye, Scott Cooper’ın 7. yönetmenlik deneyimi. Daha önce 2015 yapımı, Johnny Depp’in FBI’ın en fazla aranan suçlularından Whitey Bulger’ı canlandırdığı Black Mass filmiyle ödül sezonunda biraz kendinden söz ettirmiş olan Cooper, Bale ile de 2013 yılında Out of the Furnace, 2017 yılındaysa Hostiles filmlerinde birlikte çalışmıştı. Bu sefer Bale, önceki işbirliklerine ek olarak bu yapıma yapımcı kadrosunda da katkıda bulunmuş. Filmin yapım süreciyle ilgili bahsedeceğim son noktaysa Scott Cooper-Christian Bale işbirliği The Pale Blue Eye‘ın yayın ve dağıtım haklarının 2021’in Mart ayında Netflix tarafından 55 milyon dolar karşılığında satın alınmış olması. Bu satın alma sürecine başka yayın platformları da dahil olmuş fakat anlaşmayı Netflix kapatmış. Anlayacağımız The Pale Blue Eye, kapısında birazcık rekabet de oluşan, ticari anlamda da kendisinden umutlanılan bir filme dönüşmüş yapım sürecinde bile. Peki film biz seyircisine ne vaat ediyor ve neyle karşılaşıyoruz?

    Film, aslında aynı isimli, 2003 yılında yayınlanmış Louis Bayard’ın yazdığı bir romandan uyarlama. Gizem ve zaman zaman da gerilimle yüklü film, geçtiğimiz günlerde yine Netflix’te yayınlanmış olan Glass Onion gibi bir dedektiflik filmi. Hikayenin ilginç yanlarından biriyse meşhur Amerikalı şair ve yazar Edgar Allan Poe’nun da bu dedektiflik öyküsünün önemli bir parçasını oluşturması. 1830 yılı New York West Point’te geçen film, yine aynı yerde bulunan ABD Askeri Akademisi’nde asılarak öldürülen ve vahşice kalbi çıkartılan bir askeri öğrencinin cinayetinin araştırılmasının bölgenin meşhur dedektifi Augustus Landor‘a (Christian Bale) devredilmesi üzerine kuruyor hikayesini.

    Kendisinden emin, rüştü ispatlanmış bir dedektif olan Dedektif Landor soruşturmasında kendisinde ilgi uyandıran bir askeri öğrencinin yardımına başvuruyor: Edgar Allan Poe (Harry Melling). Erkeksiliğin son derece ön planda olduğu, adından da ileri gelen şekilde militarist bir ortamda, bu durumun aksine edebiyat ve şiirle meşgul olan yaşam üzerine derinlemesine düşünmeye ve felsefeye meyleden bir askeri öğrenci Poe. Serbestlikten ziyade otorite ve emirler üzerine kurulmuş bu ortamda bir çıkıntı da denilebilir ki zaten bu durumun hikayenin tüm karakterleri de farkında. Nitekim Edgar Allan Poe gerçekten de 1827’de rotasını askerliğe, mecburiyetten, üniversite eğitimine çektiği maddi sıkıntılar nedeniyle devam edemediği için çevirmiş. Dedektif Landor‘la girdiği sıradışı diyaloglar sonrasında Landor da bu şahsına münhasır öğrenciyi soruşturmasında akademinin içinden bilgi toplayabilmesi için gönüllü olarak işe alıyor. Bu sırada akademinin repütasyonu için kritik önemde olan bu cinayeti aynı şekilde işlenmiş başka cinayet ve vahşet olayları da takip edince işin ciddiyeti artıyor. Fakat, bütün bunlar olurken arka planda Landor ile alakalı birtakım yolunda gitmeyen şeyler olduğunu fark ediyoruz. Bale, tüm performansıyla, Landor‘un işiyle ve hayatıyla alakalı kişisel olarak bazı sıkıntılar yaşadığını hissettiriyor ancak bir türlü tam olarak neyin döndüğünü anlayamıyoruz. Böylelikle yalnızca bir cinayet dedektifliği macerasından daha zengin ve katmanlı bir hikayeye bürünmeye çalışıyor The Pale Blue Eye. Edgar Allan Poe‘yu canlandıran Melling’in filme heyecan ve renk katan performansının da bunda büyük parmağı olduğunu söylemek lazım.

    Landor ve Poe ikilisi cinayetleri araştırırken okültizm ve ne olduğu anlaşılamayan hastalıklar gibi ilginç konuları hikayeye entegre eden The Pale Blue Eye, bir dedektiflik filminden bekleneceği gibi sürprizlerini ve plot twistlerini saklamada fena değil. Ancak, film seyircisine bütün bu olan bitenlerle bağ kurması için fazla bir alan tanımıyor. Bir yanda Bale, filmde sıradan bir cinayet öyküsünden daha fazlası olduğunu katmanlandırdığı performansıyla anlatmaya çalışıyor, diğer yanda Melling, etkileyici Edgar Allan Poe canlandırmasıyla filmde özel bir şeyler olduğunu göstermek istiyor ancak filmin büyük bir kısmı seyircisine bu dedektiflik hikayesini neden diğerlerinden daha fazla umursaması konusunda ikna edici bir malzeme ortaya koymuyor. -Bu durum bana Bale’ın 2022’de rol aldığı 3 filmden bir diğeri olan Amsterdam‘ı hatırlattı biraz. O filmin de sayılı iyi yanlarından biri Bale’ın performansıydı, ayrıca John David Washington, Margot Robbie ve Robert De Niro da kendi oyunculuklarıyla başka türlü bir şeyler ortaya koymakta zorlanan filmin kayda değer yanlarını oluşturmuştu.- The Pale Blue Eye‘a yeniden dönecek olursam, film göz kamaştırıcı bir sinematografiyle görsel olarak son derece tatmin edici, öyküyse hakikaten ilgi uyandırıcı birtakım cinayet ve cinayet bulgularıyla donatılmış olsa da son dakikaya kadar film kendi hikayesiyle ilgili bir şeyler söylemek konusunda pek çekingen. Dolayısıyla seyirci olarak olanlarla ve karakterlerle bağ kurmak da bir o kadar zor. Ana karakterimiz Landor, uzun süre Bale’ın, belki yapım aşamasındaki sorumluluğunun da getirdiği bilinçle, bir şeyler ifade etmek için elinden gelen her şeyi yapan performansı dışında yüzeysel kalıyor, filmin birey ve toplum değerlendirmeleri ise çok gecikiyor ve bir anlam katma konusunda yetersiz kalıyor.

    Nihayetinde, genel olarak baktığımızda, The Pale Blue Eye, oyunculuk performansları, fena ilerlemeyen dedektiflik hikayesi örgüsü ve görselliğiyle eli yüzü kötü olmayan bir film olarak ortaya çıksa da bundan daha fazla bir şey sunmuyor seyircisine.

    Dipnot: Bütün bunların yanı sıra Robert Duvall’ı görmek için izlenebileceği notunu düşmek gerek.

    Rating: 2 out of 5.

    2/5

    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    The Pale Blue Eye (2022) – IMDb
    The Pale Blue Eye (2022) – Letterboxd

  • The Menu (2022) – English Review

    The Menu (2022) – English Review

    Mark Mylod (dir.) | Ralph Fiennes, Anya Taylor-Joy, Nicolas Hoult (acts.)

    Spoiler alert

    The most unconventional menu in the history of gastronomy. The Menu is the 4th feature film directed by Mark Mylod, who is famed for a number of TV series even renowned among non-TV audiences, like Game of Thrones, Succession, and Shameless. The Menu begins with a highly affluent group of people voyaging to a private island to taste the food of Julian Slowik (Ralph Fiennes), one of the most exquisite chefs in the world.

    You start scenting the suspicion surrounding the setting while being exposed to the delicate menu specially crafted for this rich band. The menu is beyond merely tasting food or degustation, which the committed chef Slowik reveals with another protagonist: Margot Mills (Anya Taylor-Joy). Ms. Mills appears to find herself in this environment by accident, not only an inconvenience for the menu but also providing insights into Slowik’s personal story, from which we deduce that Chef is onto taking revenge from his past step by step with this extravagant menu. Pointing out a class division, he portrays the world by dividing it into givers and takers, and, thus, inviting Ms. Mills to his camp, givers, though granting no privilege. He is after retribution business with everyone on the island, from which he does not exempt himself. The narrative proceeds with sequences planned for every course that incrementally builds the monolithic story that covers what pulled Slowik to this venture, thanks to his exchange with Ms. Mills.

    It would not be wildly inaccurate to argue that Chef, who is excessively popular by the overwhelming demand, is undergoing alienation of labor, a Karl Marx theory. Alienated to his own labor, in other words, his very self, Chef finds these insatiable and selfish people responsible. He further directs the same alienation of labor criticism to his ‘clients,’ who are alienated to their own selves besides himself. Chef accuses them of being insincere, inhumane, and monsters. Yet, he does not only settle with them but also does include himself in this business. The ultimate goal of the night is to obliterate the alienation and break free from the shackles that fetter their real nature. To find their genuine selves and to liberate. And it is where the unlucky Ms. Mills’ rescue rests within, the only moment Slowik flashes back to his authentic self and recalls himself. Chef is resolute in sharing this ideal with his customers, serving his menu course by course.

    Established on class struggle and benefitting from Marx’s alienation of labor, The Menu bashes individuals and society, drawing attention to the degradation of humanity and the unnaturalness of selfishness. It levels at the violent and disordered individualism while being able not to spoil. The Menu delivers its audience a well-formulated experience, or namely a menu, to which the soundtrack suits befittingly. The film, with Ralph Fiennes performing iconically, can prospectively grow into a genre cult.

    Rating: 4 out of 5.

    4/5

    My Letterboxd

    Web pages of The Menu:
    The Menu (2022) – IMDb
    The Menu (2022) – Letterboxd

  • 2022’de izlediğim en iyi 4 film (2022 yapımı olmayan)

    2022’de izlediğim en iyi 4 film (2022 yapımı olmayan)

    Bugün son gününü yaşıyor olduğumuz 2022 benim için birçok açından eşsiz güzellikte bir yıl oldu. Kendimi, hislerimi, ne olduğumu daha iyi anladığım, inanılmaz insanlarla tanıştığım, hayatımda hiç almadığım kadar keyif aldığım zamanlar ve zaman zaman bunların tam tersi de olan bir yıl oldu. Kısaca hayatın yaşama kısmının şu ana kadarki doruklarını görmüş oldum. Bunda izlediğim filmlerin de ayrılmaz bir yeri oldu ki sinema açısından da geçirdiğim en iyi yıllardan biri oldu.

    Çokça film izledim ve çokça iyi film izledim. Sinemada büyük yer etmiş yönetmen ve filmlerle ilk kez tanıştım ki bu iş için bu kadar geciktiğim için kendime epey kızdım aslında. Ama tanışılacak daha çok yönetmen ve izlenilecek daha çok film var ve bu da beni sinemayla ilgili heyecanlı tutan en büyük şey.

    Lafı fazla uzatmayayım. Yılın son günlerinde her yerde 2022’nin en iyi filmleri, müzikleri, kitapları gibi sayısız liste yayınlandığını görmüşsünüzdür ki benzer bir tane ben de yazmayı düşünüyorum. Fakat bu liste o diğer listelerden hiçbiri gibi değil, tamamen kişisel bir liste. Bu listenin 2022 ile olan tek alakası benim listedeki 4 filmi 2022’de izlemiş olmam ki aslında çok daha önceden izlemem gereken filmlermiş. Esasında benden başka kimseyi ilgilendirmiyor olsa da benim 2022’mi oldukça güzelleştirdikleri için sizinle de paylaşmak istedim ve 4 filmle olabildiğince de kısa tuttum. Umarım okurken bana çok kızmaz ve (eğer benim kadar geciktiyseniz) izlerken siz de benim kadar keyif alırsınız.

    1. Wild Strawberries / Smultronstället (1957)

    Yönetmen: Ingmar Bergman // ‎Oyuncular: ‎Victor Sjöström, Ingrid Thulin (İsveç)

    İsveçli ünlü yönetmen Ingmar Bergman’la tanışma filmim. Bu yaşıma kadar Bergman filmi izlememiş olmanın verdiği utancı “bilmemek değil öğrenmemek ayıp” diyerek geçiştiriyorum ve Bergman’ın bu başyapıtını bu yazının ilk sırasına koyuyorum. Bir felsefe hocamın tavsiyesi üzerine izlediğim Wild Strawberries, bir ayağı mezarda olan bir emeritüs profesörün bu ûnvanın takdim edileceği seremoniye seyahatiyle birlikte hayatının ve varoluşunun anlamına yaptığı bir seyahati üst üste işliyor. Akademinin ve sosyal çevresinin kendisine derin saygı duyduğu bu profesörün kişisel hayatındaki kararları, ailesiyle olan ilişkisi ve kendisiyle ne kadar dürüst olduğu gibi konular filmin ana temasını oluşturuyor. Profesör, bu seyahatte karşılaştığı kişiler ve seyahati birlikte geçirdiği geliniyle girdiği diyaloglarla geçmişinden bugününe ve sonraki nesiller yoluyla geleceğine de yansayan bir kısır döngü içerisine girmiş travmaları görüyor ve bu sayede burada bir nedensellik bulabilme şansına sahip oluyor ki bu da herkes için ilişkilendirilebilir insani bir meseleyle karşı karşıya bırakıyor seyirciyi.

    2. My Night at Maud’s / Ma nuit chez Maud (1969)

    Yönetmen: Éric Rohmer // ‎Oyuncular: ‎Jean-Louis Trintignant, Françoise Fabian, Marie-Christine Barrault (Fransa)

    Bu film de Éric Rohmer’le tanıştığım film. Neredeyse Wild Strawberries ile arka arkaya izlemiştim ve birçok yönden benzer temalar içerse de My Night at Maud’s filminin de ayrı bir gerçekçi yanı var. İnsan ilişkilerini, aşkı ve evliliği farklı bakış açılarından ele alan My Night at Maud’s zaman zaman fazla gerçekçi bile olabiliyor. Pascal’ın kumarından bahsederek din ve inançların felsefi hesabını irdeliyor ve bunu daha sonra sevgi, insan ilişkileri ve nihayetinde evlilik kurumuna bağlıyor. Aynı zamanda Katolikliğe de eleştirel bir yaklaşım sunan bu film, insan ilişkilerini oyun teorisi, rastlantısallık ve beklentiler üzerinden rasyonelleştirirken diğer yandan buna karşı sert bir eleştiriyi de gözler önüne seriyor.

    3. A Trip to the Moon / Le Voyage dans la Lune (1902)

    Yönetmen: Georges Méliès (Fransa)

    A Trip to the Moon, 15 dakikalık bir kısa film. Bu listeye bir başka kısa film olan La jetée‘yi eklemeyi de düşünmüştüm. İkisinin de eşsiz yönleri var fakat son olarak Méliès’nin tam tamına 120 yıllık olan filminde karar kıldım. Nitekim bu filmi özel yapan en önemli yanı bu. Tarihin ilk bilim-kurgu filmi olaran geçen A Trip to the Moon, Jules Verne ve H. G. Wells’ten esinlenilerek oluşturulmuş öyküsüyle George Méliès’nin vizyonerliğini gösteriyor bize. Şu an hayatımızın ayrılmaz parçaları haline gelmiş basit bazı şeylerin bile icat edilmemiş olduğu (bu şeylerin bir listesi) bir dönemde inanılmaz bir hayal gücü örneği sergiliyor. Uzun yıllar kayıp olan ve yıllar sona büyük bir çabayla restore edilebilmiş ve iyi ki de edilmiş. Son derece saygı duyulası.

    Dipnot: 1902 yapımı olmasına karşın listedeki tek renkli film.

    4. Frances Ha (2012)

    Yönetmen: Noah Baumbach // Oyuncular: Greta Gerwig, Mickey Sumner, Michael Esper, Adam Driver, Michael Zegen (ABD)

    Frances Ha‘yı da 10 yıl sonra izlemiş olmak biraz üzücü olsa da tam gerektirdiği yaşta ve zamanda izlemiş olduğumu düşünüyorum. 20’lerinin sonundaki her insanın yaşayacağı ve hatta 20’lerinin başındaki insanların da yaşamaya başladığı buruk ama bir o kadar da gerçek olgulara hayatındaki her şey darmadağın olan Frances ile birlikte tanıklık ediyoruz. Aslında bu tanıklık ettiğimiz şeylerin kendileri günlük hayatımızda da birebir yaşadığımız şeyler olduğu için yalnızca Frances‘in yaşadıklarına tanıklık etmiyoruz, Frances’le kendimizi özdeşleştiriyoruz. Hayatla ilgili en kesin ve üzerinden kendimizi tanımladığımız değer ve varsayımlarla ilgili düşünmek için iyi bir fırsat. Depresif duygulara sahip olduğunuz bir zamanda bu depresif ama fazlasıyla gerçekçi filmi izlemek sizi bu depresyonunuzdan kurtarabilir de. Çünkü bu mutlu veya mutsuz sonu olan bir film değil. Hayatın kendisi gibi bir şekilde devam eden bir film, öyle ya da böyle, iyi ya da kötü.

    VE SON OLARAK, Unutmadan geçemedİklerİm
    • La jetée (1962) // Chris Marker – Çok özel, şahsına münhasır bir kısa film, sevgi üzerine.
    • Caché (2005) // Michael Haneke – Bir modern insan eleştirisi, günümüz ilişki ve sorunlarını kayıt altına alıyor.
    • The Silence (1963) // Ingmar Bergman – 2. Bergman filmim. İletişimsizlik ve sevgisizliğin ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi incelikli olarak ele alıyor.
    • Sevmek Zamanı (1965) // Metin Erksan – Sevmek eyleminin daha önce hiç olmadığı kadar güçlü ve saf olduğu bir film.
    • Three Colors: Blue (1993) // Krzysztof Kieślowski – Sinema ekranında keder ve acıyı en gerçekçi haliyle işlemeye çalışıyor.
  • The Menu (2022)

    The Menu (2022)

    Mark Mylod (yön.) | Ralph Fiennes, Anya Taylor-Joy, Nicolas Hoult (oy.)

    Spoiler içerir

    Gastronomi tarihinin en olağandışı menüsü. Televizyon dizisi izlemeyenlerin bile adlarını bilmekten geri kalmadığı Game of Thrones, Succession ve Shameless gibi dizilerin yönetmenliğini yapmış Mark Mylod’un 4. sinema filmi The Menu, bir grup varlıklı insanın hususi bir adada hizmet vermekte olan dünyanın en meşhur şeflerinden Julian Slowik‘in (Ralph Fiennes) yemeklerini tatmak için bu adaya seyahat etmesiyle başlıyor.

    İlk dakikalarından itibaren her an kuşkulu bir ortamda geçtiği hissedilen filmde bu variyetli insanlara özel olarak ve sadece onlara özel olarak hazırlanmış bir menünün ‘zarif’ sekanslarını izliyoruz. Bu menü yalnızca bir yemek menüsü olmanın ötesine geçiyor. İşine eşi görülmemiş bir adanmışlıkla bağlı Slowik hikayenin aslında yalnızca bir yemek tadımı veya degüstasyon işiyle bağlı kalmadığını hikayenin bir diğer kahramanıyla açıklıyor: Margot Mills (Anya Taylor-Joy). Adaya plandaki bir pürüz sonucu gelmiş olan Mills menüyü yalnızca raydan çıkarmakla kalmayıp Slowik‘in iç dünyasına da bir pencere açıyor. Bu ikilinin konuşmalarından anlıyoruz ki Şef, bu ekstravagan geceyle adım adım geçmişiyle hesaplaşmayı planlamakta. Dünyayı alanlar ve verenler üzerinden tanımlayarak sınıfsal bir ayrıma işaret edip yanlışlıkla kendini bu incelikle hazırlanmış menünün bir parçası olarak bulan Mills‘ı da bu şekilde veren olarak adlandırarak kendi kampına davet ediyor fakat yine de ona da bir imtiyaz bahşetmiyor. Adadaki herkesle bir hesaplaşma peşinde olan Şef, esasında bu işten kendisini de tenzih etmiyor. Sekanslarda sırasıyla tüm ayrıntılarının özenlice planlandığı monolitik bir hikaye anlatan Slowik‘in bu noktaya nasıl sürüklendiğine ise yine Mills aracılığıyla tanık oluyoruz.

    Dünyanın en ünlü, en zor rezervasyon yaptırılan, rezervasyon sırasında haftalarca beklenen Şef‘in bir nevi bir Karl Marx teorisi olan alienation of labor yaşadığını söylemek çok da yanlış olmaz. Kendi emeğine, yani tam olarak kendisine yabancılaşan Şef bu durumdan hiçbir şekilde tatmin olmak bilmeyen gecenin davetlileri gibi doyumsuz ve olağanüstü varlıklı insanları sorumlu tutuyor. Küstahça bencilliklerine gerekçeler uyduran müşterilerine (!) karşı bir ayna tutarak onları kendileriyle yüzleştiriyor. Hatta alienation of labor eleştirisini yeri geldiğinde kendisinin yanı sıra müşterilerine yönelttiği ve onları da kendilerine yabancılaşmakla suçladığı da oluyor. İnsanlıktan uzaklaşmış bu kişileri samimi olmamakla, insan olmamakla, canavarlaşmakla suçluyor. Fakat, yalnız onlarla hesaplaşmakla yetinmiyor, aynı eleştiri oklarını kendisine de yöneltiyor. Nitekim gecenin menüsünün tek hedefi de bu alienation of labor‘ı sona erdirip insani benliklerine vurulmuş zincirleri kırmak. Kendilerini tekrar bularak yabancılaşmadan kurtulmak ve özgürleşmek. Hikayeye bir tesadüf sonucu dahil olmuş Mills‘ın da kurtuluşu Şef‘in bu yabancılaşma etkisinden uzaklaştığı tek bir andan geçiyor: Slowik‘in özünü hatırladığı, gerçek benliğine döndüğü tek an. Şef, bu özel an dışında özgürleşme ve özgürleştirme hedefini tüm müşterileriyle paylaşma konusunda kararlılığını sürdürüyor ve adım adım menüsünü servis etmeye devam ediyor.

    Sınıfsal çatışma temeline oturtulmuş The Menu, Marx’ın alienation of labor konseptinden de yararlanarak insanın doğasına, belki insanın doğasının bozulmasına, bencilliğin doğadışılığına dikkat çekerek bir birey ve toplum eleştirisi yapıyor. Topluma karşı vahşi ve tutarsız bireyselleşmeyi hedefine alıyor. Tüm bunları yaparken de gerilimi en üst noktada tutarak, sürprizlerini fazla açık etmiyor. Müziklerinin gerilime ve anlatıya ölçülü bir şekilde ayak uydurduğu, oyuncuların iğneleyici mizahı dikkatlice desteklediği The Menu seyirciye tam teşekküllü bir deneyim, diğer bir deyişle menü, sunuyor. Ralph Fiennes’ın ikonik bir performans ortaya koyduğu film ileride bu janrın kültleri arasına girmeye aday.

    Rating: 4 out of 5.

    4/5

    Kişisel Letterboxd hesabım

    Filmin web sayfaları:
    The Menu (2022) – IMDb
    The Menu (2022) – Letterboxd

  • Üniversite Tercihi Yapacak Arkadaşlara

    Üniversite Tercihi Yapacak Arkadaşlara

    Merhaba sevgili sınavzede arkadaşım. Bu yazıda hepinizin başını ağrıtan “Bilgisayar Mühendisliği mi, Elektrik Elektronik Mühendisliği mi?”, “İktisat mı, İşletme mi?” veya “O üniversite mi, bu üniversite mi?” gibi sorulara kendiniz nasıl cevap verebileceğinizi anlatacağım. Bu soruları ben cevaplamayacağım, çünkü bu soruların cevabı herkes için farklıdır. Ben yalnızca bu sorulara sizin nasıl cevap verebileceğiniz konusunda sizlere yardımcı olmaya çalışacağım. Ayrıca, kendi tecrübelerimden yola çıkarak bazı tavsiyelerde bulunacağım. Eğer fazla vaktiniz yoksa direkt aşağıdaki İçindekiler bağlantılarından başlıklara ulaşabilirsiniz, vaktiniz varsa sizi yazının tamamını okumaya davet ediyorum.

    1. Müfredat (ders programı) kontrolü
    2. Akademik kadro
    3. Bilgisayar Mühendisliği mi, Elektrik Elektronik Mühendisliği mi? İktisat mı İşletme mi? (O Bölüm mü bu bölüm mü?)
    4. Puanım ziyan olmasın(!)
    5. SONUÇ: Araştırın, araştırın, araştırın. Soru işaretlerinizi giderin.

    Tekrar hepinize merhaba. Yukarıda sınavzede dedim ama sınavzede dememe bakmayın, hayatınızın en güzel zamanlarından birindesiniz ve o zamanları sınav stresi, tercih stresi gibi olumsuzluklarla gölgelememenizi tavsiye ederim. Fakat, kendimden biliyorum, ben de aynılarını 4 yıl önce yaşadım. Ne kadar uğraşsanız da geleceğinizle ilgili yapacağınız tercih kararı sizin kafanızı öyle ya da böyle meşgul ediyor. Benim asıl söylemek istediğim de bu sürecin ağrılı ve stresli geçmek zorunda olmadığı, en azından düşündüğümüz kadar ağrılı ve stresli.

    Buna da ek olarak bir konuya daha parmak basmak isterim. Kendim gözlemlediğim kadarıyla, ülkemizde üniversite tercihleri yoğunluklu olarak önceki yıllarda sınava girip tercih yapmış öğrencilerin tercihleri üzerinden yapılıyor. Fakat, sizin tercih listeniz sizin tercihlerinizin bir listesi olmalı, başkalarının değil.

    Bugün bir şey satın alacağımız zaman en basit ürünün özelliklerini bile alternatifleriyle karşılaştırıp kararımızı bunun sonucunda veriyoruz. Bir kulaklık alacak olsak internette alternatiflerine de bakıp, değerlendirmelerini okuyup, özelliklerini karşılaştırıp satın alıp almayacağımıza veya hangisini satın alacağımıza karar veririz. Üniversite seçimi de böyle bir tüketim kararı diye düşünürsek ve hatta sonucunda bizi çok daha fazla etkileyecek bir karar diye düşünürsek sonrasında memnun kalabilmemiz için kapsamlı bir araştırma ve değerlendirme yapmak gerekiyor.

    Yalnızca okullar, bölümler, mezunlar, sıralamalar, iş bulma olanakları vs. hakkında kulaktan dolma yayılan söylentilerle değil, gerçek ve test edilip mukayese edilebilir verileri değerlendirerek tercih yapmanın çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Yazının devamında bu gibi verileri ve yazıları bulabilirsiniz.

    Tam olarak bu noktada bir Bilkentli olarak Bilkent Üniversitesi İİSBF Dekan Vekili Refet Gürkaynak’ın 4 yıl önce yayınladığı ve o ufkumu açan bir videosunun bir kısmına da atıfta bulunmak isterim. Refet Hoca, o videoda yalnızca üniversitedeki o 4 yıl sonunda diplomanın size sağlayacağı güzel iş ve kariyer olanakları için geçirdiğiniz işkence gibi 4 yılın yalnızca yatırım amaçlı bir 4 yıl olacağını söylüyordu. Kendisi, bunun yerine yalnızca yatırıma gitmeyen, sonucunda iş ve kariyer olanaklarına da sahip olmanızın yanı sıra üzerine de zevkle geçirdiğiniz 4 yıllık bir üniversite eğitimi tavsiye ediyordu. Şimdi daha da uzatmadan esas konumuza geçelim isterseniz.


    Önce size kendimi tanıtayım, çünkü bu yazı bu blogun ilk yazısı olacak ve de birazdan söyleyeceklerime dayanarak kim olduğum ne yaptığım biraz da önem kazanıyor. İsmim Engin Özcan, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü 4. Sınıf öğrencisiyim. Aynı zamanda Uluslararası İlişkiler’in yanında bir de Felsefe’den yan dal yapıyorum. Bilkent’e sizin de girdiğiniz YKS’nin ilk uygulandığı yıl olan 2018 yılında girdim. Belki bilmiyorsunuzdur, o zaman biz aslında YGS ve LYS sınavlarına hazırlanıyorduk ki birden pat diye sınavın adı ve sistemi değişti. Benim sınav senemin ve tercihlerimin üzerinden 4 yıl geçti. Zaman gerçekten de ne kadar da hızlı geçiyor klişesine girmek istemiyorum fakat gerçekten de biraz hızlı geçti, tabii bence bunun en büyük nedeni 1-1,5 yılımızı bizden alan pandemi. Pandeminin de üstesinden geldik gibi zaten, umuyorum bu yıl tercih yapacak arkadaşlar doyasıya üniversite hayatı geçirebilir.

    Konumuza dönecek olursak, şu an ben kişisel olarak kendim yaptığım 4 yıl önceki tecrübelerim ve yaptığım tercihler için çok mutluyum ve aslında bu noktada şunu eklemek isterim ki o zamanki bilgi ve tecrübeme göre mantıklı davranmış olsam da üniversiteye girdikten sonra ufkum daha da genişlediği için tercihler konusunda şu an sizlere daha da faydalı bir bakış açısı sunabileceğime inanıyorum. Yukarıda cevapladım aslında ama bana “Sen kendi tercihlerinden memnun musun, okulun ve bölümünde mutlu musun?” diye soracak olursanız, cevabım açık ve net bir şekilde “Evet!”. Uzun uzadıya da söyleyebilirim, ancak kısaca şöyle ifade edeyim: İyi ki Bilkent’teyim ve iyi ki Uluslararası İlişkiler okuyorum.

    Sizlere de okullarınıza girdikten sonra hem okurken hem de okuduktan sonra benzer duyguları yaşayabilmeniz için kendi tecrübelerim, okuduklarım ve öğrendiklerimden yola çıkarak yardımcı olabilmek adına aşağıda göreceğiniz kısa ve öz tüyoları ele aldığım bir yazı yazdım. Umarım bu tavsiyeler sizlerin de memnun kalacağınız bir tercih yapmanızda yardımcı olur ve geleceğinize ışık tutar.

    1. Müfredat (ders programı) kontrolü

    Değerli arkadaşlar, tercih döneminde üniversite ve bölüm seçerken esasında 4 yıllık bir müfredatı satın aldığınızı düşünebilirsiniz. Bunu lise, ortaokul ve ilkokul müfredatlarına benzetebiliriz. Fakat, üniversitedeki müfredatlar çok daha farklı. Zaten, dikkat ettiyseniz üniversite müfredatı diye bir şey demedim, çünkü yok. Aynı şekilde, Bilgisayar Mühendisliği müfredatı veya İktisat müfredatı gibi genel bir şey de yok. Her okulun her bölümünün müfredatı birbirinden ayrı. Bu müfredatları okullar kendileri belirliyorlar ve yıldan yıla güncel gelişmelere göre değiştirebiliyorlar. Dolayısıyla, X üniversitesinde göreceğiniz Bilgisayar Mühendisliği eğitimiyle Y üniversitesinde göreceğiniz Bilgisayar Mühendisliği eğitimi birbirinden çok farklı olabilir.

    Sonucunda diplomasını alacağınız okulun o diploması, sizin bölümünüzün müfredatını başarıyla tamamladığınızı gösteren bir belge. Kısacası, üniversiteye girip mezun olmakla bahsettiğimiz, üniversite eğitimi dediğimiz şeyin aslı bu müfredat. Elbette, üniversitede geçirdiğiniz yıllarda yaşayacağınız şeyler, edineceğiniz tecrübeler vs. de bunun bir parçası olsa da üniversite eğitimi diye ifade ettiğimiz şeyin ana iskeletini gireceğiniz bölümün müfredatı oluşturuyor.

    Size iyi bir haberim var: Bu müfredatların tamamı üniversitelerin internet sitelerinde en güncel haliyle bulunuyor. Yani, kendiniz ilgi duyduğunuz, girmeyi hedeflediğiniz bölümlerin müfredatlarını direkt internetten girerek kendiniz kontrol edebilirsiniz. Bunun için yapmanız gereken yalnızca merak ettiğiniz bölüm ile birlikte “müfredat, ders programı, öğretim programı, curriculum” gibi kelimeleri Google’da aratmak. Bir Bilkentli olarak yine Bilkent’ten örnek vereyim: Bilkent Üniversitesi’nin tüm güncel ders programlarına bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

    Bir iki okul ve bölüm arasında kararsız kaldıysanız, kesinlikle o bölümlerin müfredatlarını girin ve karşılaştırın. Bilkent Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi’nin İktisat bölümleri arasında kararsız kaldınız diyelim. Hangisinin size daha fazla hitap ettiğini, sizin gelecek ve kariyer planlarınıza daha uygun olduğunu görerek kararınızı daha kolay verebilirsiniz. X üniversitesindeki İktisat bölümü belli bir alana daha fazla yoğunlaşıyorken, Y üniversitesindeki İktisat bölümü daha az yoğunlaşıyor olabilir. Bahsettiğimiz o alana ilginiz yüksekse Y üniversitesindense X üniversitesini tercih edersiniz böyle bir durumda. Bunu tercihleri yapıp X üniversitesine yerleştikten sonra öğrenmektense şimdiden kontrol etmekte fayda var.

    Burada bir diğer önemli nokta ise aslında neyi tercih ettiğinizi bilmeniz. Yukarıda da bahsettiğim gibi üniversite eğitimi dediğimiz şeyin ana iskeletini girdiğiniz bölümün müfredatı oluşturuyor. Üniversiteye girdiğinizde, nihayetinde, 4 yıl sürecek o 40-50 derslik müfredata kaydolmuş oluyorsunuz. Kulaklık alırken gösterdiğimiz hassasiyeti burada da göstererek, bilinçli bir karar vermek istiyorsak neyi tercih ettiğimizi bilmemiz çok önemli. Önceki yıllarda giren öğrencilerin tercihleri veya üniversiteler hakkındaki söylentiler yerine direkt olarak üniversitelerin kendi internet sitelerinden müfredatlarını görüp, kontrol edip, karşılaştırıp aslında neyi tercih ettiğimizi bilerek daha bilinçli ve de dolayısıyla sağlıklı bir karara ulaşabiliriz.

    2. Akademik kadro

    Üniversite ve bölüm seçiminde diğer bir önemli kriter ise akademik kadro. Hangi bölüme girerseniz girin, bir bölümü en değerli kılan unsurlardan biri o bölümün hocalarıdır. Nihayetinde örneğin, Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü’nün lisans eğitimini o bölümün hocaları veriyor. Hocalar nasıl bir eğitim sunuyorlarsa, bölümün eğitimi de öyle olmuş oluyor. Bu nedenle gireceğiniz bölümdeki hocalar, alacağınız eğitim için çok önemli. Hangi okullardan gelmişler, ne üzerine çalışıyorlar, hangi dersi veriyorlar vs. bilmek, tercih döneminde faydanıza olacaktır.

    Burada şunu da hatırlatmakta fayda var: Üniversite dediğimiz kurum yalnızca bireylere meslek kazandıran bir kurum değildir, hatta bir lisans öğrencisi olarak gördüğüm kadarıyla bu bir amaç bile değil, sonuç. Üniversite dediğimiz şey, özünde bilimsel ve akademik araştırmaların yürütüldüğü ve sonucunda bu tür bilgi üretiminin olduğu bir oluşum. Aynı şekilde, üniversiteye girdiğinizde de sınıflara gelip size ders veren hocalarınız, aynı zamanda kendi araştırmalarını da yürüten akademisyenler. Yani hocalar, yalnızca öğrencilere ders vermiyorlar, esasında orada kendi araştırmalarını yürütüyorlar ve bilime, akademiye katkıda bulunuyorlar. Buradan yola çıkarak girmeyi düşündüğünüz bölümdeki hocaların akademik aktivitelerinin de önemli olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Bir akademisyen, ne kadar aktifse (yayın yapıyorsa vs.) o akademisyenden öğrenciler de o derecede verim alacaktır. Çünkü akademik olarak aktif akademisyen, güncel literatürü takip edip, o alan hakkındaki en güncel tartışmaları dersine dahil ederek daha güncel bir ders sunabilir.

    Bunun dışında, hocaların tecrübeleri de öğrencilerin üniversitedeki eğitim hayatına katkıda bulunan, onu zenginleştiren önemli bir diğer faktör. Üniversitede geçireceğiniz 4 yılda hocalarınızın size aktaracakları tecrübeler, gelecek planınızı inşa ederken size çok fayda sağlayabiliyor. Ayrıca, tabii, iş ararken veya lisansüstü akademik bir kariyer planlarken öğrenciler için hocalarından aldıkları referanslar da çok önemli.

    Burada da size iyi bir haberim var, çünkü yine bölümlerin akademik kadrolarına bir Google aramasıyla ulaşabilmek mümkün. Her üniversitenin her bölümünün hocalarına, üniversitelerin internet sitelerinden ulaşabilirsiniz. Tek yapmanız gereken Google’a merak ettiğiniz üniversite ve bölüm ile birlikte “akademik kadro, öğretim kadrosu” gibi kelimeleri aratmak. Böylelikle, üniversitelerin internet sayfalarından hocaların hangi okullardan geldiklerine, doktorlarının nereden olduğuna, onların hangi üniversiteyi bitirdiğine, çalışma alanlarına, yayınlarına bakabilirsiniz. Yine aralarında kaldığınız bölümler olduğunda da bu şekilde karşılaştırabilirsiniz.

    Müfredatta olduğu gibi burada da, hocaların çalışma alanlarının neler olduğu sizin tercihinizi etkileyebilir. Belki siz belli bir alana ilgi duyuyorsunuzdur ve o alanda daha yoğunluklu eğitim almak istiyorsunuzdur fakat arasında kaldığınız bir okulda o alanı çalışan pek hoca yoktur, diğer okulda daha fazla vardır gibi bir durum olursa karar vermek sizin için daha kolay olabilir. Burada da yine Bilkent’ten örnek verecek olursam, Bilkent’in tüm öğretim kadrosuna bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

    Ayrıca, Google Scholar‘dan da akademisyenlerin yayınlarına ve atıfta bulunanlarına göz atabilirsiniz.

    3. Bilgisayar Mühendisliği mi, Elektrik Elektronik Mühendisliği mi? İktisat mı İşletme mi? (O Bölüm mü bu bölüm mü?)

    Eveeet, şu an bu yazıyı okuyan bir çok sınavzede arkadaşın en çok kafa patlattığı, en kararsız kaldığı konulardan belki de ilk sırada gelen olabilir bu konu. “İşletme’yi mi üst sıraya yazsam, İktisat’ı mı üst sıraya yazsam?” veya “İşletme mi yazsam, İktisat mı yazsam?” gibi sorular eminim sizin de şu an aklınızda tilki gibi dolanıp duruyordur. Bu sorunu çözmek de aslında pek zor değil. Genelde bu arada kalmışlığın çoğu zaman en büyük nedeni, arasında kalınan o iki bölüm hakkında yeterince bilgi sahibi olmamak. Aslında, o bölümler hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak, eğitimlerinin ne olduğunu inceleyerek, mezunlarının neler yaptığını öğrenerek hangi bölümü diğerine tercih edeceğiniz konusundaki kararsızlığınızdan kurtulabilirsiniz.

    Bu konuyu şöyle de aktarabilirim: Eğer, örneğin, Bilgisayar Mühendisliği ve Elektrik Elektronik Mühendisliği eğitimleri birbirine çok benzeyen şey olsalardı, aynı üniversitede bu eğitimler için iki ayrı bölüm açılmazdı muhtemelen. Belki mezunları ortak sektörlerde çalışıyor olabilirler fakat bu onların aynı işi yaptığı ve aynı eğitimi aldığı anlamına gelmiyor. Zaten, kişinin mezun olduktan sonra ne iş yapacağını yalnızca diploma değil daha çok kişinin kendisinin tercihleri, kabiliyetleri ve yetenek setleri belirliyor. Dolayısıyla, üniversite eğitimi süresince Bilgisayar Mühendisliği alanlarında kendini geliştiren bir Elektrik Elektronik Mühendisliği öğrencisi pekala o alanlarda da iş bulabilir. Fakat, esasında müfredat açısından aynı eğitimi almış olmaz. Zaten bunu da 1. başlıkta da bahsettiğim gibi okulların web sitelerinden kontrol ederek, bölümlerin eğitimlerinin ne denli farklı olduğunu kendiniz de görebilirsiniz. Bu noktalara dikkat etmek gerekir çünkü bu söylediğim şeyler ne kadar ihtimaller dahilinde olsa da bu işlerin gerçekten ne kadar böyle gerçekleştiğini en iyi o bölüm mezunları, hocaları bilir.

    Bölümler, eğitimleri, mezunlarının yaptıkları arasındaki farkları bu sıralar okulların üniversite tanıtımlarına katılarak birebir öğrenebilirsiniz. Ben açıkçası bunu şiddetle tavsiye ederim. Belki sizin kendinize çok uygun olduğunu düşündüğünüz bir bölüm size düşündüğünüz kadar uygun olmayabilir ve dolayısıyla vazgeçebilir ya da aynı şekilde düşünmediğiniz bir bölümün ise size ne kadar uygun olduğunu bu üniversite tanıtımları sayesinde farkedebilirsiniz. Bunun için üniversite tanıtımlarına katılıp aklınızda olan her türlü soruyu oradaki tanıtım öğrencilerine ve bölüm hocalarına sormanızın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela, yukarıda bahsettiğim videoda Refet Hoca, İktisat ve İşletme bölümlerinin farklarını anlatmış. Aynı şekilde, siz de fiziksel olarak üniversiteleri ziyaret ederek veya online olarak hocaların videolarına, konferanslarına katılarak bölümler hakkında daha fazla bilgi edinerek aklınızdaki soru işaretlerini giderebilirsiniz.

    Ben kendim karar verirken bu şekilde yapmıştım. Aklımdaki okulları gezip, bölümde okuyan tanıtım öğrencileriyle konuşup, hocalara sorularımı sorup tercih listemi buna göre hazırlamıştım. Bu süreçte epey hoca ve öğrenciyle konuşmuştum ve aklımı kurcalayan her soruyu sormuştum. Bunun için sorularımı önceden bir not defterine de not almıştım ki bu sonrada karşılaştırma yaparken de faydalı olmuştu. Sizlere de aynısını tavsiye ederim.

    Not: Bu konuda ek bir nokta da var. Bölümler arası geçişler. Eğer tüm bu soru-cevap ve araştırma süreçlerinin sonucunda yine kararınızı veremediyseniz, bazı okulların bölümler arası geçişler noktasında kolaylaştırıcı prosedürleri olduğunu da hatırlatmak isterim. Örneğin, Bilkent Üniversitesi’nde herhangi bir bölüme kayıt olduktan sonra 1. sınıfın sonuna kadar sınava girdiğiniz yıl aynı burs türünde puanınızın yettiği herhangi bir bölüme direkt geçiş yapabiliyorsunuz. Eğer bölüm seçiminde kararsızlığınız devam ediyorsa, bu gibi bölümler arası geçişte kolaylık sağlayan okulları tercih etmeyi düşünebilirsiniz.

    4. Puanım ziyan olmasın(!)

    Bu başlığa yazılacak o kadar çok şey var ki aslında… Ben direkt kısa yoldan size şu soruyu sorayım, siz kendiniz karar verin:

    Puanınızın ve sıralamanızın esiri olarak önceki yıllarda sizin sıralamanızdaki adayın istediği üniversiteye mi gitmek istersiniz, kendinizin düşlerini kurduğu, hayalini kurduğunuz iş ve kariyerle en uyumlu olan üniversite ve bölüme mi gitmek istersiniz?

    Bu soruyu cevapladığınızda, kendiniz nasıl bir tercih yapmak istediğinize daha kolay karar verebilirsiniz. Yukarıda da anlattığım gibi her okul, bölüm size farklı şeyler sunuyor. Kampüsleri, hangi şehirde oldukları, bölümlerin ve okulların isimlerine de ek olarak düşündüğünüz bölümler ve okullar arasında pek çok insanın tahmin ettiğinden daha fazla fark olduğunu ve bunların da tercihler sırasında göz önünde bulundurulması gerektiğini yukarıda anlattım. Orada anlattıklarımdan yola çıkarak ve yukarıdaki soruya cevabınızı vererek kararınızı kendiniz verebilirsiniz. Ben çoğu öğrencinin gençliğinin bir yılından önceki yılki adayların tercihlerini kopyalamak için feragat ettiğini sanmıyorum.

    SONUÇ: Araştırın, araştırın, araştırın. Soru işaretlerinizi giderin.

    Değerli arkadaşlar, bugün 2022 yılında üniversite hakkında istediğimiz, merak ettiğimiz neredeyse tüm bilgiye bir Google aramasıyla ulaşabilecek bir çağdayız. Bu bir klişe, evet, fakat bu klişe çoğu kişinin değerini hafife alarak gözden kaçırdığı ve yeterince iyi kullanmadığı bir avantaj. Yukarıda da anlattığım unsurları ve çok daha fazlasını internetten öğrenebilir, düşündüğünüz bölümleri bu çerçevelerde karşılaştırabilirsiniz.

    Şu an birçoğunuzun heyecanlı, kararsız ve endişeli olduğunu biliyorum. Bu gayet doğal bir durum. Çoğu insan, bu önemli dönüm noktasında böyle çalkantılı bir ruh halinde oluyor. Ben de 4 yıl önce kararsızdım, endişeliydim ve belirsiz hissediyordum. Daha sağlıklı ve net bir karar verebilmek için bu belirsizliği azaltma yoluna gittim.

    Bir kişi, alacağı bir karar sonucunda mutlu veya mutsuz olacaksa ve dolayısıyla o karar onun için önemliyse, o kararı olabildiğince doğru bir şekilde vermelidir. Bunun için de o kararı doğru verme ihtimalini artıracak yolları izlemelidir. Üniversite tercihlerini de aynı bağlamda düşünürsek, eğer sizin için kararınızın sonucu önemliyse, size o kararınızın doğruluk ihtimalini arttırmanızı öneririm. Diğer bir ifadeyle, size imkanlarınız dahilinde, alacağınız kararın doğruluk ihtimalini artıracak yollar izlemenizi öneririm. Bugün, 2022 yılında üniversite tercihlerinde doğru kararı verme ihtimalini artırma imkanları eskisine göre daha fazla. Araştırarak, belirsizlikleri yok ederek daha sağlıklı ve doğru bir karar verebilirsiniz.

    Ne kadar çok veri toplarsanız, sonucunda belirsizlikler de daha az olur. Belki yine kararsız kalırsınız, ama siz yine de üzerinize düşeni yapmış olursunuz ve içiniz rahat etmiş olur. Ayrıca, imkanlarınızı değerlendirmiş ve yine de daha doğru bir karar vermiş olursunuz. Bunun için, benim tavsiyem, içiniz rahat edene kadar araştırmaya devam edin, üniversite ve bölümleri karşılaştıran test edilebilir, mukayese edilebilir, objektif araştırmaları okuyun.

    Yazının sonuna fikir alabileceğiniz bir iki araştırma ve ufuk açıcı bir yazı önerileri ekliyorum. Umarım üniversite son sınıf abinizin bu yazısı da sizlere bu heyecanlı döneminizde yardımcı olmuştur. Vaktim el verirse üniversite tercihleriyle ilgili farklı konularda, bunun gibi uzun olmayan, bir iki tane de kısa yazı yazmak istiyorum. Sonraki yazılarda görüşmek üzere. İyi tercihler.

    EK ÖNERİLER:

    • New York Üniversitesi Profesörü Selçuk Şirin’in üniversite adaylarına yönelik, gelecekteki kariyerlerle ve üniversite tercihleriyle ilgili yazdığı ufuk açıcı, bilgilnedirici ve keyifli bir yazı:
    • Chicago Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ufuk Akçiğit’in “Türkiye Bilim Raporu” araştırmasının sonuçlarına göre yazdığı Türkiye’deki üniversiteleri akademik açıdan değerlendiren bir yazı:
    • Üniversite Araştırmaları Laboratuvarı’ndan Prof. Dr. Engin Karadağ ve Prof. Dr. Cemil Yücel tarafından hazırlanan, mevcut üniversite öğrencilerinin katıldığı anketlere göre yapılan Türkiye Üniversite Memnuniyet Araştırması: