Christopher Nolan’ın Oppenheimer’ı Damien Chazelle’in First Man’inin yapamadığını yapabilecek mi?

Robert J. Oppenheimer, Bhagavad Gita‘dan alıntıladığı sözle, “dünyaların yok edicisi”, birçok kişiye göre atom bombasının babası. Filmde Lewis Strauss‘un ağzından duyduğumuza göre tarihte yaşamış en önemli insan. Tenet ile sinema çevrelerinin ve izleyicisinin tevecühhünü pek karşılayamamış gibi duran Britanyalı yönetmen Christopher Nolan, Tenet‘ta birlikte çalıştığı Robert Pattinson’ın kendisine 1950 sonrası yaptığı tüm konuşmalarının olduğu bir kitabı hediye etmesiyle birlikte Oppenheimer’ın hayatını ve atom bombasının icat edilişini ele alan bir film yapmaya karar vermiş. Oppenheimer son birkaç aydır Greta Gerwig’in Barbie‘si ile birlikte çakışan vizyon tarihi ve filmlerin bağlamlarından ortaya çıkartılan tezat sonucu kol kola yürüyen tanıtımıyla 2023’ün en öne çıkan iki filminden biri oldu. Ve belki de Nolan’ın Akademi’yle barışmayan yıldızını bu sefer barıştıracak film de olabilir. Amerikan ve dünya tarihinin çok önemli bir figürü; psikolojik, bireysel ve politik bir mücadele; dramatik bir hikaye; yıldızlarla dolu bir kadroyla başarılı performans ve diğer özellikleriyle Nolan doğru formülü bulmuş olabilir mi? Acaba o yıl bu yıl mı?

Oppenheimer‘ı geçtiğimiz hafta içi (Nolan’ın yönlendirmesiyle muazzam ilgi gören IMAX’te) izledikten sonra film hakkında düşünürken ister istemez aklıma Damien Chazelle’in 2018 yapımı First Man‘i geldi. Aya ilk ayak basan insan, Neil Armstrong’un hikayesini anlatan First Man‘de yine Amerikan tarihinin en önemli figürlerinden birinin zorlu bir bilimsel başarı hikayesi (ve yine bir fizik vakası), Sovyetlerle rekabet, o kahramanın fedakarlıkları ile yaşadığı bireysel ve psikolojik mücadelesinden oluşan bir anlatı vardı. Önemli bir fark ise, ve belki de bir başka benzerlik kaynağıysa, biri Soğuk Savaş öncesi, diğeri Soğuk Savaş sonrası süreçte geçmesi. Kısacası, iki film de içerdikleri temalar yönünden büyük benzerlik taşıyor ve doğal olarak birbirini hatırlatıyor. Tabii bu benzerliklerle birlikte akla bir soru daha geliyor: Acaba kaderleri de benzer olur mu?

Film: First Man | Yönetmen: Damien Chazelle (2018)

First Man, ABD için büyük bir ulusal kahramanlık ve atılım hikayesini bireysel bir pencereden, Neil Armstrong’un, ailesinin ve diğer astronot ve ailelerinin mücadelesi ve fedakarlıkları üzerinden anlatmayı tercih etmişti. Neil Armstrong’un oğlu olarak büyümenin nasıl olduğu sorulduğunda oğlu Mark Armstrong’un “Cevap bu filmde.” diye First Man‘i işaret ettiğini göz önünde bulundurunca bireysel hikaye anlatısının başarılı bir şekilde icra edildiği de anlaşılıyor. Fakat First Man aynı yıl bazıları tarafından sevilse de tepki de çekmişti. Ay’a ayak basan ilk insan Neil Armstrong’un ABD’ye yaşattığı en unutulmaz anlardan olan Ay’a Amerikan bayrağı asılmasına dair bir sahne içermiyordu. Keza Neil Armstrong ile birlikte Ay’a giden, hala hayatta olan ve filmde nispeten olumsuz ve ekibi tarafından pek sevilmeyen biri olarak tasvir edilen, diğer astronot Buzz Aldrin tarafından “un-american” olarak tanımlanmış ve buna benzer başka tepkiler toplamıştı. Hatta konu “First Man’s American flag controversy” (First Man Amerikan bayrağı ihtilafı) adını alacak kadar büyümüş. Daha sonra konuyla ilgili açıklamalar ve farklı değerlendirmeler gelmiş olsa da filmin bu şekilde anılmış ve değerlendirilmiş olması kampanyasının bir parçası oldu. Buna ek olarak film farklı açılardan da eleştirilmişti. Dolayısıyla First Man‘in bu tartışmalarla birlikte çalkantılı bir ödül kampanyası dönemi geçirdiğini söylemek pek yanlış olmaz. Nihayetinde ne oldu? Film, Oscar ödülüyle yalnızca Görsel Efekt kategorisinde buluşabildi. Ne Neil Armstrong’u canlandıran Ryan Gosling’e ne yönetmen Damien Chazelle’e veya filmin geri kalan ekibine başka bir Oscar verildi. Hatta teknik ve tasarım dalları hariç başka bir kategoride aday da olmamıştı.

Peki, konuyu ulusal bir kahramanlık hikayesinden ziyade bireysel bir psikolojik mücadele ve başarı hikayesi olarak ele alan Oppenheimer benzer bir sonuçla karşılaşabilir mi? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün olmasa da Nolan’ın Oppenheimer‘ı Chazelle’in First Man‘inden daha az bireysel bir hisse sahip denilebilir. Anlatının bir parçasını da ABD Kongresi önünde kabine adaylığı için ifade veren Lewis Strauss ve söyledikleri oluşturuyor. Proje ekibinin ve yönetiminin de çok daha kalabalık olması ister istemez, film ne kadar bireysel bir perspektif sunmayı amaçlasa da, filmi biraz bireysel bir mesele olmanın ötesine geçiriyor. Buna ek olarak, Robert J. Oppenheimer’ın ve çevresinin ABD’de o dönem şiddetle karşı çıkılan komünizm ve komünist partiyle ilişkili olan siyasi geçmişi üzerinden yargılanması ve devamlı olarak sorun yaşaması da filme politik ve toplumsal bir boyut kazandırmış. Dolayısıyla Oppenheimer ne kadar psikolojik ve bireysel bir anlatıya sahip olsa da First Man‘in olduğu kadar tek bir birey odaklı değil.

Tabii burada bu durumun da, ABD’de komünizme hala çok sempatiyle yaklaşılmıyor olması nedeniyle, ters tepecek bir durum oluşturup oluşturmayacağı sorusu doğabilir. Bu da ABD’nin geçmişiyle ne kadar barışık olup olmadığı veya yüzleşmeye ne kadar yanaşıp yanaşmadığıyla ilgili bir soru gibi duruyor ki cevabı adayların açıklanacağı gün (23 Ocak 2024) verilmiş olacak.

Bu arada Christopher Nolan ve ekibi ödül sezonu ve Oscar için kampanyaya çoktan başlamış gibi. Uzunca süre filmin IMAX’te izlenmesi gerektiğiyle ilgili kampanya, belki örtülü bir şekilde isteyerek belki istemeyerek, filmin teknik yönlerinin vurgulanmasına neden oldu. Nolan’ın başrol nedeniyle kendiliğinden öne çıkan Cillian Murphy yerine anlatının diğer parçasını oluşturan Robert Downey Jr. ile daha fazla röportajlar veriyor olması da RDJ için de oyunculuk adaylıkları istediklerinin ve bunun için çalıştıklarının bir göstergesi olabilir. Genele bakıldığında ihtimaller pek düşük de değil, iyi bir stratejiyle Nolan için şeytanın bacağını kıracak film Oppenheimer olabilir.



Comments

Leave a comment