Scott Cooper (yön.) | Christian Bale, Harry Melling, Lucy Boynton, Gillian Anderson (oy.)
Önceki işbirliklerinden hiçbirini izlememiş olsam da ısrarlı bir şekilde 3. defa yeni bir projede bir araya gelmiş olmalarından Christian Bale ile yönetmen Scott Cooper’ın iyi anlaştıklarını çıkarıyorum. The Pale Blue Eye, Scott Cooper’ın 7. yönetmenlik deneyimi. Daha önce 2015 yapımı, Johnny Depp’in FBI’ın en fazla aranan suçlularından Whitey Bulger’ı canlandırdığı Black Mass filmiyle ödül sezonunda biraz kendinden söz ettirmiş olan Cooper, Bale ile de 2013 yılında Out of the Furnace, 2017 yılındaysa Hostiles filmlerinde birlikte çalışmıştı. Bu sefer Bale, önceki işbirliklerine ek olarak bu yapıma yapımcı kadrosunda da katkıda bulunmuş. Filmin yapım süreciyle ilgili bahsedeceğim son noktaysa Scott Cooper-Christian Bale işbirliği The Pale Blue Eye‘ın yayın ve dağıtım haklarının 2021’in Mart ayında Netflix tarafından 55 milyon dolar karşılığında satın alınmış olması. Bu satın alma sürecine başka yayın platformları da dahil olmuş fakat anlaşmayı Netflix kapatmış. Anlayacağımız The Pale Blue Eye, kapısında birazcık rekabet de oluşan, ticari anlamda da kendisinden umutlanılan bir filme dönüşmüş yapım sürecinde bile. Peki film biz seyircisine ne vaat ediyor ve neyle karşılaşıyoruz?
Film, aslında aynı isimli, 2003 yılında yayınlanmış Louis Bayard’ın yazdığı bir romandan uyarlama. Gizem ve zaman zaman da gerilimle yüklü film, geçtiğimiz günlerde yine Netflix’te yayınlanmış olan Glass Onion gibi bir dedektiflik filmi. Hikayenin ilginç yanlarından biriyse meşhur Amerikalı şair ve yazar Edgar Allan Poe’nun da bu dedektiflik öyküsünün önemli bir parçasını oluşturması. 1830 yılı New York West Point’te geçen film, yine aynı yerde bulunan ABD Askeri Akademisi’nde asılarak öldürülen ve vahşice kalbi çıkartılan bir askeri öğrencinin cinayetinin araştırılmasının bölgenin meşhur dedektifi Augustus Landor‘a (Christian Bale) devredilmesi üzerine kuruyor hikayesini.
Kendisinden emin, rüştü ispatlanmış bir dedektif olan Dedektif Landor soruşturmasında kendisinde ilgi uyandıran bir askeri öğrencinin yardımına başvuruyor: Edgar Allan Poe (Harry Melling). Erkeksiliğin son derece ön planda olduğu, adından da ileri gelen şekilde militarist bir ortamda, bu durumun aksine edebiyat ve şiirle meşgul olan yaşam üzerine derinlemesine düşünmeye ve felsefeye meyleden bir askeri öğrenci Poe. Serbestlikten ziyade otorite ve emirler üzerine kurulmuş bu ortamda bir çıkıntı da denilebilir ki zaten bu durumun hikayenin tüm karakterleri de farkında. Nitekim Edgar Allan Poe gerçekten de 1827’de rotasını askerliğe, mecburiyetten, üniversite eğitimine çektiği maddi sıkıntılar nedeniyle devam edemediği için çevirmiş. Dedektif Landor‘la girdiği sıradışı diyaloglar sonrasında Landor da bu şahsına münhasır öğrenciyi soruşturmasında akademinin içinden bilgi toplayabilmesi için gönüllü olarak işe alıyor. Bu sırada akademinin repütasyonu için kritik önemde olan bu cinayeti aynı şekilde işlenmiş başka cinayet ve vahşet olayları da takip edince işin ciddiyeti artıyor. Fakat, bütün bunlar olurken arka planda Landor ile alakalı birtakım yolunda gitmeyen şeyler olduğunu fark ediyoruz. Bale, tüm performansıyla, Landor‘un işiyle ve hayatıyla alakalı kişisel olarak bazı sıkıntılar yaşadığını hissettiriyor ancak bir türlü tam olarak neyin döndüğünü anlayamıyoruz. Böylelikle yalnızca bir cinayet dedektifliği macerasından daha zengin ve katmanlı bir hikayeye bürünmeye çalışıyor The Pale Blue Eye. Edgar Allan Poe‘yu canlandıran Melling’in filme heyecan ve renk katan performansının da bunda büyük parmağı olduğunu söylemek lazım.
Landor ve Poe ikilisi cinayetleri araştırırken okültizm ve ne olduğu anlaşılamayan hastalıklar gibi ilginç konuları hikayeye entegre eden The Pale Blue Eye, bir dedektiflik filminden bekleneceği gibi sürprizlerini ve plot twistlerini saklamada fena değil. Ancak, film seyircisine bütün bu olan bitenlerle bağ kurması için fazla bir alan tanımıyor. Bir yanda Bale, filmde sıradan bir cinayet öyküsünden daha fazlası olduğunu katmanlandırdığı performansıyla anlatmaya çalışıyor, diğer yanda Melling, etkileyici Edgar Allan Poe canlandırmasıyla filmde özel bir şeyler olduğunu göstermek istiyor ancak filmin büyük bir kısmı seyircisine bu dedektiflik hikayesini neden diğerlerinden daha fazla umursaması konusunda ikna edici bir malzeme ortaya koymuyor. -Bu durum bana Bale’ın 2022’de rol aldığı 3 filmden bir diğeri olan Amsterdam‘ı hatırlattı biraz. O filmin de sayılı iyi yanlarından biri Bale’ın performansıydı, ayrıca John David Washington, Margot Robbie ve Robert De Niro da kendi oyunculuklarıyla başka türlü bir şeyler ortaya koymakta zorlanan filmin kayda değer yanlarını oluşturmuştu.- The Pale Blue Eye‘a yeniden dönecek olursam, film göz kamaştırıcı bir sinematografiyle görsel olarak son derece tatmin edici, öyküyse hakikaten ilgi uyandırıcı birtakım cinayet ve cinayet bulgularıyla donatılmış olsa da son dakikaya kadar film kendi hikayesiyle ilgili bir şeyler söylemek konusunda pek çekingen. Dolayısıyla seyirci olarak olanlarla ve karakterlerle bağ kurmak da bir o kadar zor. Ana karakterimiz Landor, uzun süre Bale’ın, belki yapım aşamasındaki sorumluluğunun da getirdiği bilinçle, bir şeyler ifade etmek için elinden gelen her şeyi yapan performansı dışında yüzeysel kalıyor, filmin birey ve toplum değerlendirmeleri ise çok gecikiyor ve bir anlam katma konusunda yetersiz kalıyor.
Nihayetinde, genel olarak baktığımızda, The Pale Blue Eye, oyunculuk performansları, fena ilerlemeyen dedektiflik hikayesi örgüsü ve görselliğiyle eli yüzü kötü olmayan bir film olarak ortaya çıksa da bundan daha fazla bir şey sunmuyor seyircisine.
Dipnot: Bütün bunların yanı sıra Robert Duvall’ı görmek için izlenebileceği notunu düşmek gerek.
2/5
Filmin web sayfaları:
The Pale Blue Eye (2022) – IMDb
The Pale Blue Eye (2022) – Letterboxd




Leave a comment