2022’de izlediğim en iyi 4 film (2022 yapımı olmayan)

Bugün son gününü yaşıyor olduğumuz 2022 benim için birçok açından eşsiz güzellikte bir yıl oldu. Kendimi, hislerimi, ne olduğumu daha iyi anladığım, inanılmaz insanlarla tanıştığım, hayatımda hiç almadığım kadar keyif aldığım zamanlar ve zaman zaman bunların tam tersi de olan bir yıl oldu. Kısaca hayatın yaşama kısmının şu ana kadarki doruklarını görmüş oldum. Bunda izlediğim filmlerin de ayrılmaz bir yeri oldu ki sinema açısından da geçirdiğim en iyi yıllardan biri oldu.

Çokça film izledim ve çokça iyi film izledim. Sinemada büyük yer etmiş yönetmen ve filmlerle ilk kez tanıştım ki bu iş için bu kadar geciktiğim için kendime epey kızdım aslında. Ama tanışılacak daha çok yönetmen ve izlenilecek daha çok film var ve bu da beni sinemayla ilgili heyecanlı tutan en büyük şey.

Lafı fazla uzatmayayım. Yılın son günlerinde her yerde 2022’nin en iyi filmleri, müzikleri, kitapları gibi sayısız liste yayınlandığını görmüşsünüzdür ki benzer bir tane ben de yazmayı düşünüyorum. Fakat bu liste o diğer listelerden hiçbiri gibi değil, tamamen kişisel bir liste. Bu listenin 2022 ile olan tek alakası benim listedeki 4 filmi 2022’de izlemiş olmam ki aslında çok daha önceden izlemem gereken filmlermiş. Esasında benden başka kimseyi ilgilendirmiyor olsa da benim 2022’mi oldukça güzelleştirdikleri için sizinle de paylaşmak istedim ve 4 filmle olabildiğince de kısa tuttum. Umarım okurken bana çok kızmaz ve (eğer benim kadar geciktiyseniz) izlerken siz de benim kadar keyif alırsınız.

1. Wild Strawberries / Smultronstället (1957)

Yönetmen: Ingmar Bergman // ‎Oyuncular: ‎Victor Sjöström, Ingrid Thulin (İsveç)

İsveçli ünlü yönetmen Ingmar Bergman’la tanışma filmim. Bu yaşıma kadar Bergman filmi izlememiş olmanın verdiği utancı “bilmemek değil öğrenmemek ayıp” diyerek geçiştiriyorum ve Bergman’ın bu başyapıtını bu yazının ilk sırasına koyuyorum. Bir felsefe hocamın tavsiyesi üzerine izlediğim Wild Strawberries, bir ayağı mezarda olan bir emeritüs profesörün bu ûnvanın takdim edileceği seremoniye seyahatiyle birlikte hayatının ve varoluşunun anlamına yaptığı bir seyahati üst üste işliyor. Akademinin ve sosyal çevresinin kendisine derin saygı duyduğu bu profesörün kişisel hayatındaki kararları, ailesiyle olan ilişkisi ve kendisiyle ne kadar dürüst olduğu gibi konular filmin ana temasını oluşturuyor. Profesör, bu seyahatte karşılaştığı kişiler ve seyahati birlikte geçirdiği geliniyle girdiği diyaloglarla geçmişinden bugününe ve sonraki nesiller yoluyla geleceğine de yansayan bir kısır döngü içerisine girmiş travmaları görüyor ve bu sayede burada bir nedensellik bulabilme şansına sahip oluyor ki bu da herkes için ilişkilendirilebilir insani bir meseleyle karşı karşıya bırakıyor seyirciyi.

2. My Night at Maud’s / Ma nuit chez Maud (1969)

Yönetmen: Éric Rohmer // ‎Oyuncular: ‎Jean-Louis Trintignant, Françoise Fabian, Marie-Christine Barrault (Fransa)

Bu film de Éric Rohmer’le tanıştığım film. Neredeyse Wild Strawberries ile arka arkaya izlemiştim ve birçok yönden benzer temalar içerse de My Night at Maud’s filminin de ayrı bir gerçekçi yanı var. İnsan ilişkilerini, aşkı ve evliliği farklı bakış açılarından ele alan My Night at Maud’s zaman zaman fazla gerçekçi bile olabiliyor. Pascal’ın kumarından bahsederek din ve inançların felsefi hesabını irdeliyor ve bunu daha sonra sevgi, insan ilişkileri ve nihayetinde evlilik kurumuna bağlıyor. Aynı zamanda Katolikliğe de eleştirel bir yaklaşım sunan bu film, insan ilişkilerini oyun teorisi, rastlantısallık ve beklentiler üzerinden rasyonelleştirirken diğer yandan buna karşı sert bir eleştiriyi de gözler önüne seriyor.

3. A Trip to the Moon / Le Voyage dans la Lune (1902)

Yönetmen: Georges Méliès (Fransa)

A Trip to the Moon, 15 dakikalık bir kısa film. Bu listeye bir başka kısa film olan La jetée‘yi eklemeyi de düşünmüştüm. İkisinin de eşsiz yönleri var fakat son olarak Méliès’nin tam tamına 120 yıllık olan filminde karar kıldım. Nitekim bu filmi özel yapan en önemli yanı bu. Tarihin ilk bilim-kurgu filmi olaran geçen A Trip to the Moon, Jules Verne ve H. G. Wells’ten esinlenilerek oluşturulmuş öyküsüyle George Méliès’nin vizyonerliğini gösteriyor bize. Şu an hayatımızın ayrılmaz parçaları haline gelmiş basit bazı şeylerin bile icat edilmemiş olduğu (bu şeylerin bir listesi) bir dönemde inanılmaz bir hayal gücü örneği sergiliyor. Uzun yıllar kayıp olan ve yıllar sona büyük bir çabayla restore edilebilmiş ve iyi ki de edilmiş. Son derece saygı duyulası.

Dipnot: 1902 yapımı olmasına karşın listedeki tek renkli film.

4. Frances Ha (2012)

Yönetmen: Noah Baumbach // Oyuncular: Greta Gerwig, Mickey Sumner, Michael Esper, Adam Driver, Michael Zegen (ABD)

Frances Ha‘yı da 10 yıl sonra izlemiş olmak biraz üzücü olsa da tam gerektirdiği yaşta ve zamanda izlemiş olduğumu düşünüyorum. 20’lerinin sonundaki her insanın yaşayacağı ve hatta 20’lerinin başındaki insanların da yaşamaya başladığı buruk ama bir o kadar da gerçek olgulara hayatındaki her şey darmadağın olan Frances ile birlikte tanıklık ediyoruz. Aslında bu tanıklık ettiğimiz şeylerin kendileri günlük hayatımızda da birebir yaşadığımız şeyler olduğu için yalnızca Frances‘in yaşadıklarına tanıklık etmiyoruz, Frances’le kendimizi özdeşleştiriyoruz. Hayatla ilgili en kesin ve üzerinden kendimizi tanımladığımız değer ve varsayımlarla ilgili düşünmek için iyi bir fırsat. Depresif duygulara sahip olduğunuz bir zamanda bu depresif ama fazlasıyla gerçekçi filmi izlemek sizi bu depresyonunuzdan kurtarabilir de. Çünkü bu mutlu veya mutsuz sonu olan bir film değil. Hayatın kendisi gibi bir şekilde devam eden bir film, öyle ya da böyle, iyi ya da kötü.

VE SON OLARAK, Unutmadan geçemedİklerİm
  • La jetée (1962) // Chris Marker – Çok özel, şahsına münhasır bir kısa film, sevgi üzerine.
  • Caché (2005) // Michael Haneke – Bir modern insan eleştirisi, günümüz ilişki ve sorunlarını kayıt altına alıyor.
  • The Silence (1963) // Ingmar Bergman – 2. Bergman filmim. İletişimsizlik ve sevgisizliğin ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi incelikli olarak ele alıyor.
  • Sevmek Zamanı (1965) // Metin Erksan – Sevmek eyleminin daha önce hiç olmadığı kadar güçlü ve saf olduğu bir film.
  • Three Colors: Blue (1993) // Krzysztof Kieślowski – Sinema ekranında keder ve acıyı en gerçekçi haliyle işlemeye çalışıyor.


Comments

Leave a comment